Neden kendi işini yapmamalısın?

Eğer şu anda başka bir yerinin işyerinde çalışıyorsanız ve pek yakında kendi işinizi kurmayı hayal ediyorsanız, internette bolca motivasyon kaynağı bulabilirsiniz.

‘Kendi işini yap, sen şahanesin, potansiyelin inanılmaz, çalışan olarak harcanıyorsun, dünyaya memur olmak için mi geldin, yürü be kim tutar seni!’

Tabii kendi kendinizi de gaza getiriyor olabilirsiniz:

‘Bu kadar saati kendi işime harcasam şimdi köşeyi dönmüştüm…’

‘Şu tedarikçiye bak geldi yarım saat harcadı 20.000 TL fatura kesti, benim 3 maaşımdan fazla…’

‘Komşunun 22 yaşındaki oğlu kendi start-up’ını kurdu, ben hala ağız kokusu çekiyorum…’

Hayatın kısalığı, hayallerin ve kendini gerçekleştirmenin önemi, yeteneklerinizi gri halılı ofisinizde harcamanın, günlerin birbirinin aynı oluşunun hüznü de eklenince, istifa mektubunuzu vermeniz an meselesi olabilir. İşte ben burada devreye giriyorum.

Çünkü ben size içinizdeki benzersiz potansiyelden, az çalışıp çok kazanmanın formüllerinden, 8-5 çalışmanın enayilere göre olduğundan, yeni dünyada pasif gelirin patron olduğundan bahsetmeyeceğim. Ben, o istifa mektubunu vermeden önce iki kere düşünmenizi isteyeceğim.

Tam 2 yıldır kendi işini yapan biri olarak, Linkedin’de süslü bir karizma satma opsiyonunu elimin tersiyle iterek size çıplak çıplak, kendi işinizi neden yapmamanız gerektiğini anlatacağım.

Burada üç not düşmem gerek:

1-Bu bir demotive etme, korkutma yazısı değil. Düşünmekten kaçındığınız veya içine girmediğiniz için henüz aklınıza gelmeyen gerçeklilkleri size açıkça sunma yazısı. Hali hazırda kendi işini başarıyla ve mutlulukla sürdüren biriyim, ancak geçmişe dönüp bu kararı yine verir miydin deseniz, iki kere düşünürdüm, derim.

2-Bu serinin devamında bir yazı daha olacak ve onun da adı ‘Neden kendi işinizi yapmalısınız?’. Onu da okumanızı öneririm. Sonra seçim sizin. Her konuda olduğu gibi bu konuda da bir doğru veya yanlış yok. Sizin doğrunuz veya sizin yanlışınız var. Ben onu keşfetmenize yardımcı olmaya çalışacağım.

3-Benim kendi işimi yapmaktan kastım, profesyonel hayatta yapmakta olduğum mesleğimle ilgili bir şirket kurmak. Dolayısıyla yorum ve gözlemlerim de bu yönde. Pazarlama profesyoneliydim, marka danışmanlığı firması kurdum. Avukatken pastane açmak veya CEO’yken anaokulu kurmak bambaşka deneyimler olabilir. Ben size, sektör değiştirmeden, beyaz yakalıdan kendi şirketini kurmaya geçiş hikayesi anlatacağım.

Şimdi, hazırsanız başlayalım.

Kendi işinizi yapmak konusunda benim gibi sizin de aklınızda olan ama maalesef yanlış olan;

KENDİ İŞİNİ YAPMAKLA İLGİLİ 6 TALİHSİZ VARSAYIM

Talihsiz varsayım 1: Dünyaya her gün aynı ofise tıkılmak için gelmedim!

Bu benim en büyük sebeplerimden biriydi. Rutini hiç sevmem. O kadar ki minicik oğluma bile bütün ekoller ‘bebekler rutine bayılır’ demesine rağmen asla bir rutin kuramadım, kursam bu beni sinir hastası yapabilirdi. Bence hayatın en güzel ve anlamlı hali, iki gününün birbiriyle eş olmayanıdır. Dolayısıyla sürekli aynı saatte uyanıp aynı ofise gelip aynı havasız yere 8 saat (iyi ihtimalle) tıkılıp sonra da çıkıp yorgun argın eve gitmek benim için büyük bir sorundu. Gerçekten dünyaya bunun için mi gelmiştik? Kendi işimi yapsam, bir danışman olarak toplantılarımı bir gün Bebek’te, bir gün Caddebostan’da, bir gün Cihangir’de bir cafede, bir gün Levent’te bir restoranda yapabilirdim. Oh ne ala, hayatın tüm deneyimleri beni bekliyordu. Ayrıca bir ofiste çalışmak zorunda değildim, istediğim tüm Starbucks’lar benim ofisim olurdu! Canım o gün hangi cafeyi çekerse oradan çalışırdım. Yeni yerler, yeni insanlar görmek günlük iş hayatımın bir parçası olurdu.

İyi de bu deneyim dolu hayatın parasını kim ödeyecek?

Masraf fişleri

Beyaz yakalının hayatında sıradan bir ay sonu aktivitesi olan ‘Muhasebeye masraf fişlerini verip de gelme’nin nasıl büyük bir nimet olduğunu, kendi işimi yapmaya başlayınca fark ettim. Evet tahminim doğruydu, elbette toplantılar için, çalışmak için bir ofis olmadan İstanbul kazan ben kepçe gezebilirdim. Bir süre de gerçekten böyle yaptım. Ama olacak gibi değildi. Dağ gibi taksi fişi, ondan daha büyük yemek ve kahve fişi birikmeye başladı. Bütün gün dışarıda olunca, kahvesi yemeği, eğer bu bir toplantıysa müşterininkileri de ekleyerek, masrafları kabartıyordu. Bir de taksi dolmuş vs. ulaşım masraflarını ekleyince, benim bir gün evden çıkmam en az 100 TL idi.

Pardon, bilgisayarıma birkaç dakika göz kulak olur musunuz?

Ama konu sadece para değil. Farklı cafeler, farklı prizli masa arayışları, farklı wi-fi bağlandı bağlanması sorunları, çevrede durmadan konuşan insanlar (konuşacaklar tabii) beni çok yordu. Zeki Workinton, ‘Neden bir cafede değil ortak ofiste çalışmalısın?’ sorusu altında tüm bu maddeleri sıralar, haklıdır da. Ek sebepler, tuvalete giderken risk alıp bilgisayarını masada mı bırakacaksın, her seferinde sırtlanacak mısın; telefonda uzun konuşman gerekince nereye gideceksin, önemli bir sunum hazırlarken herkes ekranını görecek, şeklinde sıralanabilir.

Aylık masraflarını minimumda tutmaya bak…

Bu sebepler birleşince, mumla aradığım en büyük nimet, gri halılı bir ofis oldu.

Sakin, sessiz, bir masam olan, bilgisayarımın orada durduğu, insanların car car car konuşmadığı, telefonla konuşulabilecek sakin köşeleri olan. Böylece kendimi Workinton’da buldum. Nurtopu gibi bir aylık masraf bizim listeye eklenmiş oldu mu? Oldu.

Sevis mi? Iyk…

Peki, her gün toplantı ya da ofisime nasıl gidecektim?

Çalışırken servis en nefret ettiğim şeylerden biriydi. Havasız, saçmasapan dolaşan, sürekli trafiğe takılan, koltukları rahatsız konforsuz birşey. O yüzden kendi işimde, metrobüs, metro, dolmuş, Marmaray, taksi ne varsa kullanarak gideceğim yere gitmeye başladım. (Arabam yok ve araba kullanmıyorum.) 3-5-10 derken nurtopu masraflara yol masrafları da sıram sıram eklenirken, bir yandan sürekli sırtımda bilgisayarla toplu taşımalara ve taksilere binip inmekten sırtım iflas etmeye başladı. Taksi bulamamak, toplu taşımada yer bulamamak, sigara kokulu taksiler de cabası.

Talihsiz varsayım 2: Bu kadar zamanı kendi işime ayırsam zengin olmuştum…

Bir ofiste belli bir görevde çalıştığınızda, zamanınızı o göreve ayırırsınız.

Örneğin benim görevim pazarlama çalışmalarını yönetmekti ve sabahtan akşama pazarlamayla ilgilenirdim. Muhasebe işlerini muhasebeye mail atar, hukuk işlerini şirket avukatlarına sorar, yeni müşteri bulma konusunu ilgili departmana bırakır, kendi işimi yapardım. Bunun nasıl büyük bir nimet olduğunu, yine kendi işimi kurunca fark ettim.

O zamanlar şöyle bir denklem kuruyordum: 8 saat elalemin markasının işlerini yapacağıma 8 saat kendi işimi yapsam uçar giderim!

Ancak kendi işimi kurunca gerçeğin şöyle olduğunu gördüm:

Gelir gider dokumanı tutmak, yeni müşteri bulmaya çalışmak, olup olmayacağını bilmediğin işler için tanışma toplantıları ve sunumlara gitmek, varsa elemanlarına yoksa outsource’larına iş devretmek, anlatmak, takip etmek, çevreni canlı tutmak için birileriyle sosyalleşmek, bozulan bilgisayarını tamir ettirmek, vergi yatırmak, havale yapmak, sosyal medyanı yönetmek, kendi sunumlarını hazırlamak, teklif hazırlamak, bütçe hazırlamak…. Bunlar; günde 7 saat.

Kendi işin yani benim için pazarlama (strateji sunumu, içerik vb. hazırlamak): Günde 1 saat.

Operasyonlar o kadar fazlaydı ki, kendi işimi yapmak için ayırdığım zaman, operasyonun içinde en azı oluyordu. Bir seçenek, böyle bir durumda bu operasyonu yapacak bir eleman almak olabilir. Fakat benim böyle bir bütçem yoktu, çünkü bahsettiğim operasyonlar para kazandıran değil hiç para kazanmadığında da yapman gereken standart işlerdi. Bu sebeple, beyaz yakalıyken geçirdiğin 8 saatin arkasında, senin aktif olarak fark etmediğin bir dev kadro olduğunu fark ettim. Senin işini bütünleyecek hizmetleri eksiksiz ve senden ücret almadan veren bir dev şirketin parçası olmakla, kendi kendine bunların hepsini kotarmak arasında büyük bir fark var.

Talihsiz varsayım 3: Danışmanlık işi yapacağım, sermayeye ihtiyacım yok.

Danışmanlık yerine, sizin sermayeye ihtiyacınız olmayacağını düşündüğünüz herhangi bir işi koyabilirsiniz. Buraya geçmeden önce size kendi seçimim ve hayatımla ilgili biraz daha detay vereyim. Kendimi bildim bileli kendi işimi yapmak isteyen biri oldum. Bunda babamın kendi işini kurmuş biri olması ve benim onu gözlemleyerek büyümüş olmamın kesin büyük etkisi vardır. Birçok kez, bir şirketten ayrılıp diğerine geçerken ‘Acaba şimdi doğru zaman mı?’ diye düşündüm. Hatta 2 kere çok kısa kendi işimi yapma girişimlerim oldu. Hemen çok hızlı apar topar çalışmaya geri döndüm. Bunun en büyük sebebi paraydı. Düzenli bir gelirin olmayacağını bilmek, bir uçurum. Bu konuya sonraki maddede gireceğim için şimdi uzatmayayım. Ancak özetle bu bir iki kısa deneme bana, kendi işimi yapacaksam kesin kenarda birikmiş bir param olması gerektiğini öğretti.

Ailecek biriktirdiğmiz minicik paraya, kendi maaşımdan birkaç aylık birikim ekleyerek, sevgili eşimin dev desteği ve motivasyonuyla istifa ettiğimde, kenarda biraz param olması içime su serpiyordu. İşin başlangıcında henüz para kazanmıyor olursam, masraflarımı karşılayabilirdim. Danışmanlık işi yapacağım için de sermayeye ihtiyacım yoktu. Tek ihtiyacım şunlardı;

Web sitesi, mail adresi, kartvitiz, zarf, fatura, müşteri yemeklerini ödemek, kendi günlük yemek ve ulaşım masraflarımı karşılamak, ofis kiramı ödemek, kendi sigortamı ödemek…

Bunları alt alta topladığınızda, bazıları sadece başlangıçta, bazıları yıllık, bazıları aylık olarak güzel giderleriniz olduğunu fark ediyorsunuz. Her şeyi minimumda yaparsanız dahi, (şahıs şirketi, sanal ofis, tek kişi çalışmak vb.), aylık 1500 TL’nin altında masrafınız olması imkansız gibi. Geldi mi size aylık minimum 1500 TL’lik iş yapmak zorunda olmak durumu. Gelmedi, çünkü yanlış hesapladınız. Bunun içinden bir de vergi düşecek, siz en iyisi kaba hesap her ay 2000 TL’lik iş yapın. Ee, bu sadece genel giderleri karşıladı, yeni müşteri almak için ziyaretler yemekler ne olacak? Peki eskiden abonelikle masanıza hop diye konuveren dergiler, erişiminiz olan fersah fersah kaynaklar? Şimdi hepsine kendiniz abone olmanız gerekecek. Sadece kaynaklar değil bir de dernekler var, malum networking olmazsa olmazımız. En iyisi biz bu minimum tutara 3000 TL diyelim.

Özetle, istediğiniz kadar ön sermaye gerektirmediğini düşündüğünüz, mal alıp satmadığınız bir işiniz olsun, bir laptop ve bir beyniniz dahi kapıyı minimum bu tutarlardan açan bir giderdir.

Talihsiz varsayım 3: Hele ki çocuğum olduğunda, kesin kendi işimi yapıyor olmalıyım.

Çocukları varken gece gündüz ofislerde helak olan, çocuğunu günde 1 saat gören anneleri hep hem yadırgadım hem onlara acıdım. Çocuğun psikolojisi açısından ne de yanlış ve saçma bir durumdu bu. Ben kendi işimi yapardım ve bu nedenle zamanlarım esnek olurdu. Çocuğuma da gerektiği kadar vakit ayırırdım.

İşimi kurmamla hamile olduğumu öğrenmem arasında birkaç gün oldu.

Hamilelik süresince çalışmaya devam ettim. Doğumdan sonra ise 3. ayda işe döndüm. (4 ay ücretli doğum iznini mi özlediniz? Üzgünüm, o buralarda dolaşmıyor…)

Uzunca bir süre, çocuğa bir gün – yarım gün – iki gün – bir buçuk gün vb. ayırdığım bir düzen oturtmaya çalıştım. Ancak sonra hüzünle bunun iki sebepten mümkün olmadığını anladım:

1-Tüm dünya 5 gün, 40 saat çalışırken sen daha az çalışırsan, kazanamıyorsun.

2-Müşterilerin her gün, 9-6 çalıştığı sürece, sen gönlünce tatil yapamazsın.

Daha az çalıştığımı düşündüğüm sürelerde ya çılgınca telefonda konuşuyor ve mail cevaplıyor ya da açıkça iş kaçırıyordum. Belki bu hayal, keyif olarak işlettiğim bir resim galerim ya da canım istediğinde açtığım bir takı atölyem olsa gerçek olurdu. Fakat bu da bizi bir sonraki maddeye götürüyor:

Talihsiz varsayım 4: Kendi servetimi kendim yaratırım.

Ne demişler? ‘You have to spend money to make money.’ Para kazanmak için, para harcamalısın.

Eğer aktif olarak sürekli işini, kendini tanıtmak için etkinliklere katılmıyorsan, çaba sarf etmiyorsan, yeni insanlarla tanışmıyorsan, işinle ilgili araçlar satın almıyorsan, pazar kazanman çok zor. Ee, sermayemiz yok demiştik, ne olacak bu iş? Çok bunaldığım bir gün çok sevdiğim birine ‘Ya şöyle bir yandan sabit bir kira gelirim falan olsa o zaman çok iyi olurdu.’ dedim. Harika bir cevap verdi ‘O zaman sen de bu kadar rekabetçi bir iş yapmazdın, takı tasarımı falan yapardın!’ Takı tasarımını hafife aldığım için söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Ama işin ilginç bir yol ayrımı da bu.

Ciddi bir işi, başka bir para kaynağın veya düzenli gelirin olmadan yapmak çok zor – çünkü işe yatırım yapmadan iş büyümüyor.

Ama soru; eğer zaten kenarda sağlam bir paran veya düzenli başka bir gelirin olsa bu işi yapmakla uğraşır mıydın? Yoksa hobilerine mi vakit ayırmayı tercih ederdin?

Talihsiz varsayım 5: Artık patronum yok! Patron ben olacağım.

Belki de en komiği bu. Şükür ki, bu benim büyük motivasyonlarımdan biri değildi çünkü hep sevdiğim çok sevdiğim, arkadaş olduğum yöneticilerle çalışma şansını yaşadım. Anlaşamayıp yaka silkip kahrolsun üstümdeki kişi modunu pek tatmadım. Ama ben başka bir açıdan takılıydım buna, onay ve hız. Kendi işimi yaparken aklıma bir fikir geldiğinde, üstüme, üstümün üstüne, onun üstüne vb. onaylatma zorunluluğu olmadan çat diye uygulamaya koyabilirdim. Projeleri onay süreçleri olmayacağı için ışık hızında ilerletebilirdim. Bu kısım kısmen gerçek oldu; kendi işinizde, örneğin yeni bir danışmanlık ürünü yaratmaya karar verirseniz, sabah karar verip öğlen onu satmaya başlayabilirsiniz. Fakat burada da karşınıza daha sağlam bir patron çıkar: Müşteri. Ne iş yapıyorsanız yapın, sizin patronunuz müşteridir. Sizi bekletebilir, karar vermesi uzun sürebilir, farklı istekleri olabilir. Parayı veren düdüğü çaldığı için, sizin yeni ritminiz artık belki direktörünüzün ritmi değildir, ama bunun yerine müşterinizin ritmidir.

Talihsiz varsayım 6: Benim çok çevrem var, müşterilerim hazır!

Yine kendi adıma şanslı olduğum bir konu, kısmen gerçekten de böyle oldu. Fakat bu konuda da büyük yanılgılar var. Kartvizitliğiniz şu anda dolup taşıyor olabilir. Yılbaşında masanız çikolatadan, doğum gününüzde çiçekten geçilmiyor olabilir. Ancak üzülerek söylemeliyim ki bunların çoğu isminize değil, kartvizitinizdeki şirket logosuna ve ünvanınıza gelmektedir. ‘Çevrem’ sandığınız insanların büyük çoğunluğu, sizin değil, ‘çalıştığınız şirketteki siz’in çevresidir. Kartvizitinizden soyunmak diye bir şey var. Masaya artık tüm dünyanın tanıdığı bir logoya değil, kimsenin duymadığı bir şirket ismine sahip bir kartvizit koyduğunuzda, koparabileceğiniz randevular, karşılanış şekliniz, sizinle toplantıya girecek kişilerin ünvanları, sunabileceğiniz bütçeler tamamen değişecektir. Size şu anki gücünüzü verenin, ne kadar muhteşem, başarılı, sevilen biri olsanız dahi, büyük oranda kartvizitiniz olduğunu unutmamak gerekir. Kendi işinizi yaptığınızda, siz beyaz yakalıyken ve onun işine yararken en samimi, en sıcak olan ‘dost’larınızın telefonlarınıza çıkmadığına, zahmet edip size bir toplantı bile ayarlamaya uğraşmadığına, kendi işini dahi size vermeye gönüllü olmadığına şahit olacaksınız. Bu anlamda, sizin ‘Gerçek’ çevreniz kimdir, gerçekten ‘network’unuz var mıdır, tekrar düşünün derim…

Talihsiz varsayım 7: Sen iskeleye bağlı, fırtınalardan yoksun, tatlı rüzgara razı. Ben açık denizdeyim, deniz bu belli olmaz, huyunu seveyim!

Belki hatırlarsınız, bu Candan Erçetin’in çok eski bir şarkı sözü. Kendi işimi yapma macerasına girişirken en büyük motivasyonlarımdan biri başta da dediğim gibi, iki günümün birbiriyle aynı olmamasıyıdı. Her gün farklı insanlar, farklı bir iş, farklı yerler, farklı zorluklar… Gerçekten de öyle oldu. Kurumsalda 1 yılda öğrendiğinizi, kendi işinizde 2 ayda öğrenebilirsiniz. Fakat, bu belirsizliğe ne kadar hazırsınız?

Popüler kültürün bize dayattığı, Hollywood’un bolca romantik komedide, Candan’ın da bu şarkısında anlattığı gibi;

Yaşanmaya değer bir hayat maceralarla, tatillerle, aşkla, seyahatlerle, sürprizlerle, yeniliklerle doludur.

Tersi yani rutin, standart, önceden ne olacağı belli olan bir hayat ise sıkıcıdır. 

Ancak ay sonu gelip de kimse size maaş yatırmadığı zaman insan pek öyle düşünmüyor. Eğer kendin bu parayı kazanamıyorsan bir ofisin, maaşın, sağlık sigortan olmuyorsa ve kendin o parayı kazanacağının garantisini her ay sana kendinden başka kimse veremiyorsa, belirsizlikle ilişkini bir daha düşünüyorsun.

Bu sürecin en dil yakan kısmını iki kelimeyle özetlemem gerekse şunları söylerdim:

BELİRSİZLİK ve DENGE

Kendi işinizi yapmayı seçmeden önce kendinize bu iki çılgınca önemli soruyu sormanızı öneririm:

Belirsizliğe ne kadar tahammül edebilirim?

Hayatımı dengede tutabilmek benim için ne kadar önemli?

Son olarak, bu konuyla ilgili yaptığımız bir atölyede çok sevdiğim bir içeriğimle bitireceğim. Kendi işini yapmaya karar vermeden önce kendinize şunu mutlaka sorun:

Kaçıyor muyum, seçiyor muyum?

Eğer ofisten, rutinden, patrondan, baskıdan kaçmak için kendi işinizi yapmak istiyorsanız, yapmayın derim. Çünkü bu kaçtığınız şeylerin hepsi, kendi işinizi yaparken de dönüp karşınıza çıkacak. Zorluklardan kaçmak için kendi işinizi yapmayın, kendi işiniz daha da zor olacak.

Eğer dünyaya bir değer katmak, projelerinizi gerçekleştirmek, bir şeyi hayata geçirmek için kendi işinizi yapmak istiyorsanız, yapmayı düşünebilirsiniz. O zaman yukarıdaki sorunlar sizin için aşılacak sorunlar olabilir. Yine de olabilir diyorum çünkü bu hayalinizdeki idealist iş ile aylık gelir ya da çocuğunuza ayıracak vakit arasında seçim yapmanız gerektiğinde, sizin için anlamlı olan hala sabit gelirli bir iş olabilir. Ama bir şeyler inşa etme kaygısı ve tutkusuyla çıkılan bir yol kısmen daha kolay gelecektir.

Senin için en iyi olanı senden başka kimse bilemez

“Hayır vazgeçme. Şimdi yol değiştirme. Yok yok burada devam et. Bir daha düşün. Ben senin yerinde olsam yapmazdım. Çok iyi bir fırsat, kaçırma derim. Emin misin, iyi düşündün mü? Hayır, konu dediğin gibi değil. Beni dinle, mutlu ol. Beni dinle, doğruyu bul.”

Bu sözlerin hepsinin koca bir boşluk olduğunu gördüm. Biz, işte, ilişkilerde, yaşamda bizim için neyin en iyi olduğunu bal gibi biliyoruz. 
Kalbimizden fışkırıyor. Kalbimizden fışkıran, evrensel olarak o anda yapmanın doğru olacağı şey olmak zorunda değil. Ama kesinlikle, o anda bizim yolculuğumuzda gitmemiz gereken yer oluyor.
Motivasyon ve öğüt, sadece vereni ve alanı sahte bir fikir sınama sürecine sokuyor. 
Kararlı bir insanın, bir kere kalbinin dikine gitmek için yola çıkmış bir insanın başkasının öğüdü ya da motivasyonuyla yol değiştirdiğini görmedim; değiştirmesin de. Herkesin yolu kendine, öğrenecekleri kendi cebine.
Hem bu “Sen başarırsın, daha iyisini yaparsın”cılık da bir başka sıkıntı. Ne diyor çok sevdiğim bir söz:
 “The question isn’t “can you”, the question is, “will you?” 
(Soru; “Yapabilir misin?” değil, soru; “Yapacak mısın?”)
Bazen potansiyelimizle yapmak istediklerimiz eş olmak zorunda değil. Performans odaklı kültürümüz bize, ancak potansiyelimiz konusunda tam gaz gittiğimiz anlarda başarılı adledileceğimizi dayatmaya çalışıyor. 
Bu doğru değil. Bazen en iyisi bir konuda en iyi ben’ken, başka bir konuda yarım kapasite çalışan ben olmak olabilir.
Denge, en önemli unsur. Kantarın topuzunu kaçırdıktan sonra, zirveye çıkan potansiyellerin kişinin ne kendine, ne başkasına hayrı yok. Ancak dengede kalan uzun vadede aklı selim bir hayat sürebiliyor.
İçimizdeki hassas terazi bizim için neyin en iyi olduğunu biliyor hatta bağırıyor. Başkalarının yorumuna sandığımızdan çok daha az ihtiyacımız var. 
Ama bu da bir başka dayatma. Sanki bir kararı başkalarının fikrini sormadan alırsak ölecekmişiz gibi geliyor. Ölmeyiz, güçleniriz. Kendimize olan inancımız artar. Başkalarının koltuk değneklerine dayanmamış oluruz. 
11 aylık bir bebek, bana bir şeyi sadece mantıksızca, sebepsizce istemenin ve sadece kendisi o an öyle olmasını istediği için eğer olmazsa nasıl dünya yıkılmış gibi tepki verilebileceğini öğretiyor. 
İrademize bu denli güvenmeyi çoktan unuttuk, bir şey yapmaya karar verince önce Google’a sonra çevreye sonra kitaplara soruyoruz. Kolektif bilinçten yararlanma takıntımız özgür irademizi silip süpürüyor.
Unutmamak gereken, içeride çok fazla dinamik olduğu. İçimizdeki kendimiz bile kimilerini dillendiremediğimiz karmaşık dinamikleri bizden başka kimse bilemez, belki bilinçli olarak biz bile bilemeyiz. Ama biz hissederiz. O anda bizim için ne yapmanın doğru olduğunu, hangi yoldan gitmenin, hangi yoldan dönmenin hayırlı olduğunu sezeriz. Bu sebeple de kimse bilemez; bizden başka hiç kimse, bizim için neyin iyi olduğunu.

Konferans Konuşmacıları ve Kurumların DNA’sı

3 günlük Brand Week serüveni boyunca yine çok konuşulan konulardan biri, insanların markalarla değil, markanın sözcüsü olan ünlüyle, reklam yüzüyle, marka elçileriyle bağlantı kurduğuydu. Aslında sadece tüketici markası değil işveren markası tarafında da durumun aynı olduğunu, konferansları izlerken gördüm: Hem kendimi hem de arkadaşlarımı, kurumların kafalarındaki imajlarını, konferanstaki sözcülerinin imajları doğrultusunda yeniden tanımlarken buldum.

Bana konuşmacını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim

Bir kurum adına konuşma yapan birinin ne kadar cesur olmaya cüret edebildiği, ne kadar muntazam ezberden şaşmamaya özen gösterdiği, ne giydiği, sükunet ve olgunluk seviyesi, trendlere hakimiyeti veya özgüveni; o kurumun nasıl bir karakteri tepelere taşıdığıyla, dolayısıyla o kurumla ilgili çok şey söylüyor.

Bu neden şahane biliyor musunuz, çünkü maskelenebilir bir şey değil. Bireyin sahne anı çok samimi, çok gerçek. Teknik bir aksaklığa verdiği ani tepkiden; yüzünden okunan bıkkınlığa veya tedirginliğe kadar en ufak detaylar, onun çalıştığı kurumun DNA’sı hakkında beklenenden çok daha fazla ipucu veriyor. Anlattığı projeye hakikaten inanıyor mu yoksa zorla mı dahil edilmiş, anlattığı trende gerçekten hakim mi yoksa konuyla ilgili yüzeysel bir bilgiye mi sahip, hepsini yüzünden okuyabiliyorsunuz.

Bu 3 günün sonunda, benim ve birçok katılımcının, içerisini bilmediği birçok şirket hakkında artık bir görüşü var. Ve bu tamamen konferanstaki “insan” temsilcileriyle yaşadığımız deneyim doğrultusunda kendilerine atfettiğimiz değerlerle alakalı.

En güvenilir marka elçisi olarak ‘çalışan’

Peki sadece konferans konuşmacıları mı? Hayır tabii, aynı zamanda fuaye alanında karşılaştığımız veya yeni tanıştığımız her bir marka mensubu da bize bu 3 günde, markalarla ilgili çok şey söyledi. Örneğin daha önce köhne, geleneksel sandığımız bir şirket; uçuk kaçık ve alternatif bir tanıdığı işe aldıysa bir anda gözümüzde açık görüşlü biri oluverdi; ya da “stratejisini değiştiriyor” dedik.

Şirketinden şikayet etmeyen insan var mıdır? Cevap net, neredeyse hayır. O yüzden şirket dedikoduları da tabii ki böyle ortamların olmazsa olmazı. O kadar ki, sanki şirketinden azıcık da olsa şikayet etmek gizli sözsüz bir kültür; çünkü eğer sohbeti “iyi gidiyor, senin nasıl?” seviyesinde sürdürürsen, ilerlemiyor. Ortak şikayetler ise harika bir sohbet başlatıcı ve derinleşme vesilesi oluyor. Bir markayı, belli bir paterne oturtmaya çalışan zihnimiz, şikayet sohbetlerinde de karşıdakinin anlattıklarından anahtar kelimeleri cımbızlayıp, şirket hakkında bir görüş oluşturmak için kullanıyor.

Doğal olarak, sürekli mesaiye kalınan, işlerin hantal yapıldığı, herkesin birbirinden bihaber olduğu, trendler ve teknolojinin çok gerisinde kalmış şirketler (duyduğum liste başı şikayetler bunlardı), fark etmeden birer işveren markası olarak feci bir imajı üstelik en inandırıcı kaynak olan insan vasıtasıyla yaratmış oluyor. Ne acı bir itibar kaybı!

Bence işin üzücü kısmı, işveren markası konu olunca bu “şirketin sözcüsü insan” gerçeğinin ya gözardı edilmesi ya da çok yüzeysel ele alınması. İşveren markası, kağıda yazılan şirket değerlerinden çok; markanın adını kanlı canlı üzerinde taşıyan kişiler demek. Kişilere neler yapabileceklerini bir yere kadar tembihleyebilir ya da rica edebilirsiniz. Ama insan olarak birbirimizin konuştuğunun ötesindekini okuma becerimizi aldatamazsınız.

Eğer bir çalışanı hakikaten mutlu ya da motive etmiyorsanız, şirketinizi temsilen gittiği yerde öyle görünmesini sağlayamazsınız. Şirket içindeki kültür ve doğru kültür-doğru insan eşleşmesi oluşmadıkça, şirket değerleri şirketin sözcülerine yüzeysel değil derinlemesine anlatılmadıkça; hatta anlatmaktan ziyade birlikte yaratılmadıkça, şirketin sinerjisi çalışanların gözünde parlamadıkça çok zor.

Önce idol, sonra lovemark

Böyle bir konferansta bir şirketin başına gelebilecek en fena şey sözcüsünün arkasından “teknoloji diye çıktı 3 yıl önceki konuları anlattı ya!” gibi bir şey denmesi; en iyi yorum ise “ya bu kişinin vizyonuna, duruşuna bayıldım, takip edeyim” denmesi olur. Bugün şirketin sözcüsünü seven, yarın şirketin felsefesini sever, sonra o iş kurumu sevmeye, ürünü sevmeye, sadakate kadar gider.

Kişiyi yetersiz bulan, bugün bilinçaltında kurumun notunu düşürür, yarın oraya iş görüşmesine giden arkadaşına “orası eski kafalı ya” der, giderek o kategoride bir ürüne ihtiyacı olduğunda o şirketin ürünlerinden uzaklaşır ve nedenini bazen bilinçli olarak hatırlayamaz bile.

Çalışan mutluluğu bu anlamda, bir şirket içi skor değil; tıpkı şirket kültürünün sadece şirketin çalışanlarını ilgilendirmediği gibi. Markanızın en güçlü mecra olan ağızdan ağıza yayılma aşamasında, insanlarının sahnede, fuayede, toplantıda markanıza benzersiz bir değer katan deneyimler yaşatmasını dilerim. Tabii bunun için önce ilmek ilmek, şirketin bu şahane deneyimi kendi çalışanlarına her gün, her saniye yaşatmak gerekiyor.

Kurumsaldan Terk Spiritüel Girişimci

Geçen hafta katıldığım bir sözde-kişisel gelişim eğitimi, belki de bu konuda çoktan dolmuş olan bardağımı taşırarak bana bir aydınlanma yaşattı. Çevremde -neyse ki çok yakın çevrem değil- sayısı azınmayacak kadar büyük bir kitle kurumsal hayatı bırakıp koçluk ve benzeri işlere girişmiş durumda ya da girşime niyetinde.

Bir ara, ‘O kadar çok koçluk eğitimi alan oldu ki artık danışandan çok koç var, onlara danışacak kimse kalmadı’ diye bir espri dönüyordu. Gördüğüm o ki durum gerçekten de böyle.

Koçluk benim için, uzun bir süre, bugün size ifade ettiğinden bambaşka bir şey ifade etti.

Çünkü 17 yaşında elime aldığım bir koçluk kitabı (%100 Düşünce Gücü) ve sonrasında keşfettiğim bir koçun okuduğum sayısız kitabı (Tony Robbins) benim için çekingenlik sorunumu yenmemde yardımcı olmuş, hayatımı değiştirecek adımlar atmamı sağlamıştı.

Zaten psikoloji eğitimi almaya da bu kitapları okuduktan  ve değişimi yaşadıktan sonra karar verdim, çünkü insanın eğer isterse alışkanlıklarını, düşüncelerini, huylarını kendisinin değiştirebileceği bilgisi psikolojiye fena halde merak salmama sebep olmuştu.

O zaman koçluk, çok üst düzey yöneticilerin aldığı, öyle sokaktan geçen insanın koçluk alıyorum diye dolaşmadığı bir alandı. Okuduğum ve çok etkilendiğim kitap olan %100 Düşünce Gücü’nün yazarı, aslen avukatken sonradan bu işi yapmaya başlamıştı. O zaman bu, üzerinde düşündüğüm bir detay değildi.

Geçen hafta katıldığım eğitime geri dönelim. Kesinlikle ifşa ve rencide etmemek adına bazı detayları eksilterek ve değiştirerek anlatacağım. Kurumsal hayatta çok iyi şirketlerde uzun bir süre geçirdikten sonra spiritüel mevzulara dönen, kurumsal hayatı bırakan bir koçun eğitimine gittik. Anlatmaya Tanrı’dan başladı, bebeklik döneminden girdi, çekim gücünden çıktı, anda olmaktan bahsetti, arada bu dev konseptlerle ilgili gelen soruları yalan yanlış ‘aynen’ gibi sözcüklerle geçiştirdi. Sürekli gülümsüyor, ne kadar rahat, mutlu olduğundan, hiçbir şeyi takmadığından, hiçbir şeyin önemli olmadığından bahsediyordu.

Anlattıkları eksik olsaydı belki çok içim yanmazdı ama bilimsel açıdan doğrulanmamış, bir oradan bir buradan öğrenilen bilgilerin birleştirildiği, eksik ve hatalı, ne olduğu belli olmayan bir felsefe anlatıyordu. Sonra koçluk yaptığından bahsetti. Birebir danışanları olduğundan. İnsan psikolojisinin kimlere emanet olduğunu düşündüm…

Koçluk Eğitimi

Koçlukla ilgili algı son zamanda malum feci bir haldeyken, ben kendi içimdeki çocuğun merakına yenilip 2013’te koçluk eğitimi aldım. Eğitim salonuna ilk girdiğimde gördüğüm kitle, o zaman kendime itiraf edemesem de, doğru yerde olmadığımın çok net bir sinyaliydi. Benden başka sadece bir psikoloji mezunu daha vardı -ki o da son derece eleştirel ve sorgusal yaklaşan biriydi-, geri kalan herkes meraktan, arkadaşlarının sorularını çözmede iyi olduğundan, ev hanımlığından veya mevcut kariyerinden sıkıldığından gelmişti. Birkaç haftalık bir eğitim sonrası bu kişiler ‘koç’ adledilerek, bazı insanların psikolojileri onlara emanet edilebilecekti. Üstelik o sıralar, koçluk meslek olarak kabul edildi ve bu o çevrede bayağı sevinçle karşılandı.

Koçluk yaptım, ancak yaparken, koçluk okulunda öğretildiği şekilde yapamadığımı fark ettim. Çünkü çok sığ kalıyordu. Benim koçluğum daha ziyade, kendi profesyonel alanımı da içine alan bir danışmanlığa dönüştü. Psikolojik tarafa, daha derine inmelere asla yetkim olmadığına inanıyordum ki bence haklıydım da, çünkü ben bir klinik psikolog değilim. Bu apayrı bir yetkinlik gerektiren bir iş.

Geçen haftaki eğitim sonrası, bir psikoloji mezunu olarak bu durum damarıma bastı. Kim bilir kaç kişi bu yarım ve yanlış bilgili koçlardan eğitim – koçluk alarak fark etmeden kendi psikolojisini bozuyor? 

Denk geldi, ertesi gün de klinik psikolog bir arkadaşımın eğitimine katıldım. 10 yıldır bu mesleği yapan, Boğaziçi’nden klinik psikoloji masterlı bu arkadaşım, o koç kadar tasasız ve rahat değildi eğitimde. Elinde kağıtlarla gelmiş, anlattığı örnekler ve araştırmaların her birinde kaynakları araştırmacıların adları yılları ile telaffuz etmeye özen gösteriyordu. Çünkü bizim okulda aldığımız eğitim de hakikaten buydu, daima etik, kaynak gösteren, bilime dayalı konuşmak üzerine.

Sonra bir üçüncü olay daha oldu; tesadüfen bir arkadaşım, bir kişisel gelişim ekolüne dahil olduğunu ve tanıtımına beni davet etmek istediğini söylemek için aradı. Anladım, benim tarafımı seçme vaktim çoktan gelmişti: Bu konuyla ilgili bilimsel olmayan hiçbir şeyle ilgilenmediğimi nazikçe belirttim ve yerimi ilgilenenlere bıraktım.

Şimdi, tam bu noktada,

Kurumsaldaki işini bırakıp spiritüel bir girişim kurmak isteyenlere üç naçizane önerim olacak:

1-Bireysel uyanışınızı, dünyanın uyanışıyla eşzamanlı sanmayınız. Sizin 2019’da keşfettiğiniz bir konsept 1970’lerde ortaya çıkmış olabilir. Çocuksu bir heyecanla tekerleği keşfetmiş gibi anlatmadan, savunacağınız konuları derinlemesine araştırın.

2.Neden kurumsal işinizi bırakıp koçluk vb. yapmak istiyorsunuz? Gerçek hayatın dertlerinden kaçmak için ise, yapmayın. Size, gerçek hayatın içinde yaşayan kişiler danışacak. Yorulduğunuz ve daha sakin bir hayat istediğiniz için yapmayın. 

3.İnsan psikolojisiyle uğraşmaya gönüllü olduğunuzun farkında mısınız? Karşınıza ruh sağlığı yerinde olmayan biri çıkabileceğinizi, sizin bunu fark edecek eğitime sahip olmadığınızın farkında mısınız? Gerçekten bu kadar ciddi bir alana alaylı girmek istiyor musunuz, kendiniz ve karşınızdaki adına bunun emniyetli olduğundan emin misiniz?

İki öneri de danışacak olanlar için;

1.Danışacağınız koçu çok iyi araştırın: Eğitimi nedir, tecrübesi nedir?  Ve kendisine mutlaka neden bu işi yapmakta olduğunu sorun. Dikkatlice inceleyin, şu anda nasıl bir hayat yaşadığına bakın, bu sizin istediğiniz hayat tarzıyla örtüşüyor mu? Örneğin boğazda kendi evinde yaşayıp bütün gün yoga yaparak hayatın anlamını bulduğunu söyleyen koçunuz 3 çocukla kurumsalda çalışan ve maaşla geçinen birine yeterince faydalı olabilir mi? düşünün. 

2.Anlatılanlara heyecana kapılıp yüzeysel olarak heyecan verici göründüğü için inanmayın. Hele ki size hızlı değişim, sonsuz mutluluk, daha önce tatmadığınız bir huzur vaat eden koçlara veya eğitimlere hiç itibar etmeyin. Böyle şeyler sihirli şekillerle olmaz, aniden ise hiç olmaz. Sorgulamaya, araştırmaya gönüllü olun.

Sanırım senelerdir kendi içimde tutup da kendime bile itiraf edemediğim şeyi önce tam olarak içimde bulmak, sonra da gönül rahatlığıyla dillendirmek bugüne kısmetmiş: Bilimselliğe dayanmayan tüm kişisel gelişim işlerinin; sonradan alelacele girişilmiş ve birkaç haftalık eğitimle kalkışılmış tüm koçluk işlerinin zırva olduğunu düşünüyorum. Böyle düşündüğüme artık eminim. Kendi adıma, bundan böyle koçluk adı altında herhangi bir işin içinde bulunmayacağımı biliyorum. Bugüne kadar içinde bulunduklarımla da eğitimini aldığım psikoloji bilimine ayıp ettiğimi düşünüyorum. 

Mumları yaktım, gerçek hayattan kaçtım, iş para ve patron müşteri düşünmeden nasıl mutluyum, gelin size de mutluluğu öğreteyim tarzlarına karşı ise hem temkinli, hem tepkili olmaya davet ediyorum.

Ne kadar tehlikeli olduğu konusu yeterince büyütülmeyen, çok tehlikeli bir oyun oynandığını düşünüyorum. İnsan psikolojisinin bir hevesle konuya girişmiş ve sistematikten uzak birilerine emanet edilemeyecek kadar önemli, hayati bir konu olduğunu hep vurgulamak gerektiğini düşünüyorum.

Ve kurumsaldan terk spiritüel girişimci adaylarına samimi bir not:

Belki de ihtiyacınız olan sadece kendinizi dinlemek, kendinizi iyileştirmek, yenilenmek, tatile çıkmak, yazı yazmak ya da  hayatınızda bir şeyi değiştirmektir. Bunlar yerine başkalarına yardım etme sevdasına girişmediğinize lütfen emin olun.

*Dünya ruh sağlığı günü şerefine olsun bu yazı, tam da gününe denk gelmiş.

Yeni Felsefem: Ilımlı Minimalizm

Uzun zamandır çok iyi biliyorum, çocukken hayran olarak gözlemlediğim sade giyinen, sade yiyen, sade yaşayan anneanneme özenmemden dahi biliyorum: Ben sadelikten yana bir insanım. 

Sadelik deyince ilk aklımıza gelen, az makyaj, doğal saç, sade giyim gibi maddelerin tümüne uyuyorum. Zaman geçtikçe, sadeliğin sadece bir moda akımı olarak değil, daha geniş bir çapta hayatıma iyi geleceğini düşünmeye başladım.

Bundan 5-6 yıl önce, çok yoğun bir iş, hem iş hem sosyal hayatla tıklım tıklım dolu bir ajanda, tıka basa dolu dolaplar, kredi kartları, üye olunan kurumlar derken hayatımın kalabalığının bana fazla geldiğini hissettim. O zamandan beri, konuyla ilgili daha çok okur, daha çok uygular oldum.

Minimalizmle ilgili dünyaca ün yapan The Minimalists belgeselini izlemek, Ege Erim ve Begüm Başıoğlu’nun Sade kitabını okumak, gardrobumu kapsül gardroba çevirmek gibi hamlelerle, tam olmasa da bir yarı-minimalist haline geldim. Kredi kartı kullanımını geçen yıl tamamen bıraktım, bir noktada sosyal medyada hiç iletişimde olmadığım ama duran kontaktlarımı temizledim.

Kafası sürekli çalışıp duran bir içe dönük için, dış ortamını sadeleştirmek çok da uyumlu bir seçenek. Sadelik, her şeyin üstüne gelmesini engelliyor, karmaşık ve yeterince gürültülü bir hayatta, sana ait olan alanı sade kılmak bir nebze olsun özgür hissettiriyor.  

Ancak, bu kah becerebildiğim, kah beceremediğim (Elimde zara torbalarıyla eve girdiğimde ‘Minimalizm hıhı’ diye bana takılan eşimin dediği gibi) felsefenin, son dönemde bir şekilde içime tam olarak sinmediğini, üstümden aktığını fark ettim.

Benim deneyimimde, sadeleşmek aynı zamanda bazı sorumluluklara veda etmek anlamına geliyordu. Ne özgürleştirici ve zaman kazandırıcı bir şey! Ancak uzun vadede, hayatın ancak sorumluluk alarak anlamlı hale geldiğini biliyorum. Son dönemde hayatıma giren iki büyük sorumluluk var: biri kendi şirketimi kurmuş olmak, diğeri çocuk sahibi olmak. Her ikisi de x gün boyunca hiçbir şey satın almama gibi konseptleri fazlaca sarsan durumlar. 

Yine de, her ikisinde de kendi minimalizmime ihanet etmemek için epey direndim. Örneğin şirketimi kurduğumda, tek başıma çalışmaya karar verdim. Bir şirket ismi, çalışanlar, maaşlar, hayatı komplikeleştirecekti, ne gerek vardı? Bum! Birkaç ay sonra görüyorum ve biliyorum ki, eğer başarıyorsan, büyüyorsan, hayat otomatik olarak seni daha büyük bir oyuna davet ediyor ve işte orada, sen tek başına kısıtlı olduğun için, bir ofise, çalışanlara, bir şirket olmaya ihtiyacın oluyor. Şimdi, şirketle ilgili neredeyse anti-minimalizm’e varan bir süratle tersine bir yolculuktayım.

Bebek odasını sade tutalım evet sade tutalım diye kendimi epey kastım, hamileliğimin 8. ayına kadar bebeğin odasında İkea’dan 3 mobilyadan başka hiçbir şey yoktu. Sonra bir gün odaya bakınca içime fenalık bastı, sıfır yaşında birini bir huzurevinde karşılamak gibi bir şeydi! Alelacele bulabildiğim ne kadar aksesuar, desenli motifli tablo vb. varsa aldım ve odayı kendi minimalizmime inat bir anaokulu gibi süsledim. Bence çok da güzel oldu!

Bu iki konuda hayat beni sadelikten yavaş yavaş yeniden kalabalıklaşmaya davet ederken, ben bu geçiş durumuna kulaklarımı tıkamayı, görmezden gelmeyi tercih ettim. Sanki eğer yaptığım minimalizm kaçaklarını kendime itiraf edersem, minimalizm tanrısı beni kırbaçlayacakmış gibiydim.

Ta ki çok saçma bir ana kadar; zaten o aha! anları asla kafa toplama tatillerinde gelmez ki, günlük hayatın ortasında en alakasız yerde gelip bizi bulurlar.

İşte hafta sonu ben de alakasız bir yerde, alakasız bir anda kendime yakalandım: alışveriş yaparken, bebeğime -gerçekten gereği olmayan ama ucuz- bir oyuncak daha alırken içimdeki minimalist denetçi beni yakaladı:

Buna gerçekten gerek var mı?

Sonra onu cevapladım:

Hayır, yok. Ama almak istiyorum. Çünkü sadece bazen fazladan bir oyuncak almak da güzel.

Bu aslında iki gün üst üste aldığım ikinci darbeydi. İlki, iki gün önce, bankama gittiğimde oldu. Şirketle ilgili finansal varlıklarımı çok sade tutma kararıyla başlayan yolculuğumda kendimi kredi kartları ve çeşitli hesap başvurularında buldum. Gerekli mi? Elzem değil ama, hayatımı kolaylaştıracak. Denetçi yine konuştu, ben de ona Böylesi daha kolay ve ben daha kolay olanı istiyorum. Çünkü enerjimi ve dikkatimi daha önemli şeylere yöneltmem gerekiyor.’ dedim.

Kıyafetler? Hala asla bir moda tutkunu değilim – ve olmayacağım da. Ama sırf dolabımda o amaca hizmet eden bir elbise var diye bir başkasını almama işkencesini kendime yapmak zorunda hissetmiyorum. Bir süre yaptım, ama bu Alman disiplini içimi darladı. Sonuçta sırf canım istedi diye bir elbisem daha olamayacak mı?

Benim için hayat daima dönemler halinde organize oldu – bence herkes için öyle, sadece çoğumuz bu şekil kutulara sığmadığı için kendimize dahi itiraf edemiyoruz. Sporu boşverdiğim dönemler, spora döndüğüm dönemler. Para harcamamaya çok dikkat ettiğim dönemler, canımın istediği şeyleri satın aldığım dönemler. Çok sosyal olduğum dönemler, kendime döndüğüm dönemler. Anladım ki, birbirinin zıttı dönemler birbirini takip edince, ancak bu şekilde benim döngülerim ilerleyebiliyor. Bir karar alıp da bin yıl herhangi bir felsefenin peşinden koşmak, bana iyi gelmiyor. Zaten Heraklitos’un dediği gibi, değişmeyen tek şey değişimin kendisi, değil mi?

Hayatımın bu döneminde, kendimi içimdeki kırbaçlı acımasız denetçiye yem edip habire ‘Niye bir tane daha aldın? Bu aksesuar elzem bir ihtiyaç mı? Kredi kartını unut! Ajandanı tıklım tıklım doldurma!’  diye beni tatsız bir disiplinle sadeleştirmeye çalışan bir hale sokmak istemediğimi fark ettim. Benim yeni kararım, ‘Ilımlı Minimalizm’. Büyük resimde, yine sadeyim, yine minimalistim. Konser organizasyonu tadında bir diş buğdayı organizasyonu yapmayacağım, manikürcü arabası gibi 50 ojeyle çekmecemi doldurmayacağım, şirketime sırf öyle alışılagelmiş diye binlerce matbuu bastırıp duvarlarına onlarca tablo asmayacağım kesin. Ama yeni bir dönem öyle gerektirdiğinde, ya da bazen sadece canım öyle istediğinde, artık minimalist olmamayı seçmek konusunda kendimi özgür bırakacağım. Bazen bir sonraki adıma atlamak için önce kalabalıklaşmak, sonra sadeleşmek gerekiyor, artık bunu biliyorum. Bazı dönemler hem materyel hem zihinsel açıdan dolma dönemleri: Okuyarak, satın alarak, yorularak. Bazıları ise sakinleşme zamanları; telefonları kapatarak, maillere bakmayarak, satın almayarak, az yiyerek. Yin’i ve Yang’ıyla bu ılımlı minimalizmi ben daha çok sevdim. Belki bunun üstüne yeni bir dönem de bir pro-minimalizm getirir, kim bilir?