Girişimcilik, Hamilelik, Özgürlük: 2018’den ne öğrendim?

Kocaman bir yıl oldu benim için. 1 Ocak 2018’e, 10 yıldır hayal ettiğim gibi sonunda kendi işimi yapmak üzere, kurumsaldaki işimden ayrılarak başladım.

*******

İlk 4 ayı araştırma, görüşmeler, denemeler, yanılmalarla geçirdim ve 1 Mayıs 2018’de resmi olarak kendi işimi başlattığım gün, hamile olduğumu öğrendim.

*******

Temmuz ayında, aşırı yoğun çalışmakla hamileliğin çakıştığı noktada kendimi hastanenin acilinde buldum, doktor bana ‘yavaşla’ dedi.

*******

Temmuz’da yavaşladım, bilinçli olarak hiçbir müşteri almamaya, hiçbir etkinliğe katılmamaya ve hamileliğin sonuna kadar dinlenmeli bir dönem geçirmeye karar verdim.

*******

Temmuz’dan Aralık’a kadar toplam 12 müşteriye hizmet verdim. Bunların hepsi, birbirinin referansıyla gelen müşteriler oldu. Benim ‘yeni müşteri aramayacağım’ kararım bakiydi.

*******

İşe başladığım ilk 3 ay, korkudan zangır zangır titredim. Maddi olarak her şeyi nasıl yöneteceğim, zamanımı nasıl yöneteceğim, insanları nasıl yöneteceğim, her şey ayrı bir korku oldu bende. Ben ne yaptım ya? deyip durdum. Eski direktörümün bana on kere ‘Emin misin?’ diye soruşu kulaklarımda çınladı da durdu. Değilim, ah değilim! dedim içimden.

*******

Sonra işler işleri kovalayıp da pasif bir dönemde hayalimin çok ötesine geçince, güveni hissettim. Çalıştığın ve iyi çalıştığın zaman daima başarının geldiğini gördüm.

*******

Evden, cafeden ve ortak ofisten çalışma hayalim yine Woody Allen’ın o filmindeki gibi ‘Hep bunu hayal etmiştim, ama şimdi yaşadığım için artık bu hayal beynimi kemirip durmayacak.’ dedirtti. Meğer ne kadar insansevermişim, içedönük biri olsam da ne kadar sosyal ortamlarda çalışmaya alışmışım onu anladım. Bireysel çalışmak kocaman bir yalnızlık, insan daima insan istiyor, onu kavradım.

*******

İşle ilgili sistemler oturtmaya başladıkça ‘Kurumsal hayatı ve bürokrasiyi’ keşfettim. Aslında şikayet edilen tüm klişelerin (saatler, ofis ortamı, kurallar, sistemler, prosedürler) nasıl bir gereklilikten doğduğunu gaz ve toz bulutundan başlayıp bir de kendim keşfederek, kurumsal hayata ‘Sezar’ın hakkı, Sezar’a’ dedim.

*******

Benim için çalışan insanlarla ilişkime aşırı ama aşırı dikkat etmeye çalıştım. Çünkü çalışan olduğum sürece ‘Bir gün kendi şirketim olursa xxx yapmayacağım’ diye uzun bir liste oluşturmuştum kafamda hepiniz gibi. Kah başardım, kah başaramadım. Ama görüyorum ki bir sürü arkadaş kazandım. Belki bu kimi zaman çok iyi yönetemememe, yumuşak kalmama sebep oldu ama olsun, insan olmanın her şeyin önünde olduğu bir sistem kurmak hep hayalimdi.

*******

İş imkanlarının her yerde olduğunu anladım, kendi işini yapmanın en tılsımlı yanı belki de bu. Her biriyle tanıştığında, işinden bahsettiğin an yeni bir imkan doğduğunu fark ettim. 

*******

Bu sırada sosyal bir ders de aldım; eski arkadaşlıkların daima sürmeyeceğini üzülerek öğrendim. Bir noktadan sonra, sen ne kadar çabalarsan çabala, arkadaşlıkların tek taraflı itelenemediğini gördüm. Üzüle sıkıla ve aylarca kafama taka taka, çok eski bir arkadaşımla ilişkimin kopup gitmesine şahit oldum.

*******

Konu annelik olunca, akbaba gibi konuyu sahiplenen bir anne kitlesi olduğunu gördüm. Bunlar, tavsiye istemediğinde tavsiye veriyor, tavsiye ne kelime kimileri durup dururken emir kipiyle Instagramdan ‘şöyle yap! böyle yapma!’ diye mesaj atıyordu. Kendini bu kimliğine bu denli kaptıran kadınlara üzüldüm, ve umarım kendimi hiç böyle görmem, dedim.

*******

Ve son ay, bugün 2018 bütçeme baktım! Her yılın son ayı en korkutucu an bu benim için. 🙂 Günlük bütçemi çok uzun zamandır en ufak ayrıntısına kadar excel’de tutuyorum. Bahşişinden, su siparişine kadar her şeyiyle. Dolayısıyla sene sonunda kategori bazlı uzun bir raporum oluyor 🙂 Bu kez ilk defa işin içine kendi işimden kazandıklarım girdi, mutlu oldum. Ama daha çok korktum.

Aslında Aralık ayında en çok ‘Belirsizlikten ne çok korkan bir insan olduğumu’ keşfettim. Doğum yaklaştıkça doğumun esrarengiz zamanlama ve gidişatından; excelime bakınca girişimciliğin çok iyi gitse bile asla garanti sunmayan finansallarından aşırı korktuğumu fark ettim.

Bir memur olarak kalıp, sezeryan tarihimi hamileliğin ilk günü planlasam daha mı iyiydi?

Olabilir, zira bütün savaşlarımız içimizdeki korkularla değil mi?

*******

2019’a elimde bir şirket, bir bebek ve bir tutam korkuyla giriyorum.

Büyüdüm mü?

Büyüdüm.

30’dan sonraki her sene gibi yine daha analitik, daha mantıklı tarafım arttı; daha duygusal, sanatsal, bohem tarafım azaldı. Bu da bana kesinlikle daha iyi geldi, gelmeye devam ediyor.

*******

2019 gelirken fragmanımın soruları şunlar:

Bakalım Gözde, girişimcilik serüvenini sürdürebilecek mi?

Bakalım Gözde, doğumdan korkup ‘ay beni sezeryana alın’ diyecek mi?

Bakalım Gözde, ‘sen bebekle 9 ay işi unut’ diyenlere inat ne zaman işe dönebilecek?

Hepsi azzzz sonra, 2019’da!

 

Networking her şeydir

İster iş bulmak, ister daha fazla para kazanmak, daha doyumlu bağlar kurmak, Google’layarak bulamayacağınız bilgilere erişmek ya da yeni müşteriler bulmak istiyor olun, networking tek seçenektir.

Tek derken abartmıyorum, neden mi?

Yıllar içinde iş yaptığım, koçluk yaptığım, müşterisi olan veya müşterisi olduğum yüzlerce insan şunu tekrar tekrar kanıtladı: Çoğu insanın istediklerine ulaşamıyor ve asla ulaşamayacak olmasının sebebi, yerinden kalkıp diğer insanlarla tutarlı, açık, kaliteli bir bağ kurmayışı.

Networking halen bir ‘soft skill’ becerisi olarak görüldüğü için, yapmadığımızda kimse yüzümüze vurmaz. Bu yüzden de genellikle birçok şeyi ıskalamamızın nedeninin doğru networking yapmayışımız oluşunu kimse bize açıkça söylemeyecektir. Bunun yerine, ‘Birkaç yere daha CV gönder’ veya ‘instagram reklam bütçeni artır’ diyebilirler. Bunlar doğru yöntemlerdir ama insanlarla ilişki kurma ve sürdürme sanatına kendinizi adamadığınız sürece sizi ancak bir yere kadar götürecektir.

Birçok kez yanlış anlaşıldığı üzere networking ‘bir networking etkinliğine gidip kartvizitleri toplamak’ değildir. Karşınızdaki insanı gerçekten dinlemek, önemsemek, ilişkiyi sürdürmek için çaba göstermek, yüzeysel değil derin insani bağlar kurmaktır.

Networking ne değildir?

Bu konuyla fazlaca haşır neşir olan biri olarak, çok yaşadığım şahane kötü örneklerden birkaçını paylaşmadan geçemem.

Direkt iletişim kurmamak

5 yıldır hiçbir şekilde iletişiminiz olmayan biri sizi arar ve ‘Nabeeeer? Eeee neler yapıyorsun?’ der. Kibar ve kısaca cevap verip, hızlıca sadede gelmesini umarsınız. ‘Ee başka ne yaptın?’ diye lafı uzatır. Bir şey istemek için birini aramak bence hiç ayıp değil; ama bunu çaktırmamak adına samimiyetsizliği uzatıp önce ‘daha dün görüşmüş’ gibi yapmaya çalışmak karşıdakinin zamanını çalmak demek. Halbuki mertçe ve direkt olarak soruya girmek, inanın ki her zaman çok daha samimi.

Hiçbir çaba sarf etmemek

Yine geçende bu konuyla ilgili enfes bir örnek yaşadım. Benimle birlikte çalışmak isteyen biri bana ulaştı, CV’sini gönderdi. Çalışma modelimizi açıkladım, uygunsa memnuniyetle kendisiyle uygun projelerde iletişime geçeceğimi söyledim. Çok memnun olacağını, hatta bir gün benimle yüz yüze buluşup kahve içip tanışmak istediğini söyledi. Çok hoş. Ofisimin yerini söyledim, buralara geldiğiniz bir gün için organize olalım, dedim. Aldığım cevap şu oldu: ‘Ya ben oralara inanın hiç gelmiyorum, ben ise şu semtteyim, siz buralara gelince haber verin.’ Ne denebilir? Bir şey talep eden taraf ben değilim, karşımda ise daha henüz birlikte çalışmazken bir saatlik uzaklıkta olduğu için bir yere gelmeye ‘üşenen’ biri var. Tabii ki hiçbir zaman böyle bir işbirliği olmayacak.

Sürekli talepte bulunmak

Bence genel düşüncenin aksine, özellikle iş hayatında birilerinin birbirinden birşey istemesi, yardım talep etmesi son derece doğal bir durum, zaten sıkça da yaşanıyor. Fakat yardım istemenin adabının kaçtığı şahane örnekler var. En sevdiğim, geçende başıma gelen: ‘Ya senin kurumsal firmalarda çok tanıdığın var, bana bir liste yollasana onlarla ben bir görüşeyim.’ Spesifik taleplerde bulunmak ve bulunurken bunların aslında birer rica olduğunu üslupta unutmamak mühim sanat.

Bir etkinliğe katılmak

En sevdiğim ‘fake-networking’ tarzı. Kendimizi kandırmanın en şahane yolu. Bir etkinliğe gidip, orada yanındakinden başka kimseyle konuşmayıp geri dönmek. Networking için sosyal olmak, yeni ortamlarda bulunmak, eğitimlere söyleşilere buluşmalara gitmek şart. Hatta bunu düzenli olarak disiplinle yapmak gerek. Ama buradaki anahtar kelime ‘gitmek’ değil. Gittiğinde kaç kişiyle tanıştığın, kaç kişiyle anlamlı bir sohbette bulunduğun, dönüşte ilişkiyi devam ettirmek üzere onunla bağlantıda kalmak için adım attığın. Yoksa ‘çok yere gitmek’ ve ‘çok etkinliğe katılmak’ networking anlamında sıfır getiri sağlıyor.

 

Neden bu konuyu yazdım? Çünkü gözden çokça kaçırılan, ama aslında hayatı değiştirebilen bir güç networking. Kah üşengeçlikten kah çekingenlikten bolca ıskalanan bir mesele. Halbuki şu bir gerçek ki ne varsa insanda var. İş olsun, sosyallik olsun, her konuda aradığımız bağlantı ve cevaplar insanların arasında. Google’da değil, CV’de değil, uzaktan iletişimde değil. Dolayısıyla gerçekten çalışılması, alışılması ve acilen günlük hayata dahil edilmesi gereken bir sanat networking. Belki sizin çok daha iyi örnekleriniz vardır?

Stratejik Yaygara Koparma Teknikleri

Azılı bir içedönük ve terbiyeyle yetiştirilmiş bir kız çocuğu olarak, bu gerçeğe yeni yeni ayıyorum. Evet bu yaşımda. Belki de hayatla ilgili tatlı olmayan, köylü kurnazı  fonksiyonel becerileri öğrenmeye özellikle direnç gösterdiğimdendir.

İçedönükler bilirler, bizim manifestomuz ‘Mümkünse konuşmayalım, konuşacaksak da kısa sürsün’dür. Bu nedenle sorunları hızlıca halletmek pahasına çok kaybetmişliğimiz vardır. 

İşte ben de böyle biri olarak, bu ‘yaygara koparma’ meselesine hep çok uzaktım.

Fakat zaman ve hayat bana, bir konuyla ilgili çok bilenin, tecrübeli ya da becerikli olanın değil çoğu zaman sesi çok çıkanın yürüyüp gittiğini öğretti.

Sessiz kalmak ve huzurumu korumak pahasına büyütmediğim olaylar, bir baktım benim haneme hep kayıp olarak yazılmış. Dedim bir de tersini deneyeyim. Bundan sanırım 2 sene önceydi. Başladım bilinçli olarak ‘Nasıl yaygara çıkarıldığını’ gözlemlemeye.

Yaygaralar çeşit çeşit

Anladım ki bu öyle basit bir mevzu değildi. Yaygaranın da binbir çeşidi var. Mesela;

 

‘Burda patron kim anladın mı!’ yaygarası

Bu kıymetli tecrübeyi, Merter Tekstil Merkezi’nde geçirdiğim bir yılda edindim. Özellikle mavi yakanın yoğunlukta olduğu ortamlarda, ‘Arada bir durup dururken olay çıkarma’ kültürü olduğuna şahit oldum. Bu olayı çıkarmak için herhangi ekstra bir şey olması gerekmiyor. Aslında bir önceki gün yine gerçekleşmiş fakat o zaman hiç tepki vermediğiniz bir olayı seçebilirsiniz. Mesela, masanın altı neden silinmemiş, olabilir. 

Burada amaç, düzenli olarak ‘yaygara’ dozunu verip, ‘Patron ensemizde ha, yamuk yaparsak olay çıkar’ alevini sürekli canlı tutabilmektir. Okuyarak ve kurumsalda öğrendiklerimden farklı bir liderlik anatomisi…

 

‘Ben sorunlu bir tipim, dediğimi yapsan senin için iyi olur’! yaygarası

Daha bugün yaptım. Çünkü yapmasaydım, anlamayacaktı.

Bütün kusurları bünyesinde bulundurmuş nadide bir taksici – yine.

Hızlı gidiyor, trafik kurallarına uymuyor, sonuna kadar müzik açıyor, yaşı da muhtemelen 12 ehliyeti var mı o da meçhul. Normalde bir taksiciyle muattap olmamak için eğer arabada ‘Konuşmak istemiyorsanız 5 tl atın’ kutusu olsa atacak biriyim. Ama bu sefer yaygara şalterimi bilerek kaldırarak ilk baştan başladım. Sesimi otoriter yaptım ve kesinlikle gülmeyen bir kadın suratımı takındım (Bilen bilir, benim için çok zor bir ifade:) )

-Yalnız tümseklerden yavaş geçer misiniz?

-Kırmızılarda durursanız iyi olur!

-Neden bu yoldan gitmediniz? Ben size Göztepe dedim?

-Müziği kısabilir misiniz?

Karşımdaki bıçkın delikanlı ilkinde ‘Yaw abla karışma’ moduna girecek oldu hissettim, bu yüzden sorularımı maksimum 10 saniye aralıklarla sordum. Gitgide bıçkın delikanlı ‘çattık deliye’ kafasına geçip sindi mi sindi. Müzik kısıldı, hız azaldı, yol tarifi 100 metrede bir teyid edilmeye başlandı…

En son para üstünü verirken elleri titriyordu, korkuyla ‘Abla yalnız 10 kuruşum yok’ dedi, oooof iyi peki, deyip indim.

Bu , ‘Dinsizin hakkından imansız gelir’ yaygarası.

Sen deliysen, ben daha deliyim, rolü genellikle hep çözüyor. 

 

En çok ben konuşayım da özel biri sansınlar, yaygarası

Eğitimler, toplantılar, etkinlikler… Sosyal ortamlarımız. Bir kişinin trollediği enfes buluşmalar.

Bu etkinliklerde bolca ‘Gereğinden aşırı fazla konuşursam beni biri sanırlar’ insanı vardır. 

Genellikle de çıkışta ‘Ulan kimmiş bu! Nerenin sahibi?’ diye meraktan bakar ve XX Corporations XX Specialist olduğunu görürsün.

Yine normalde hiç girmediğim toplardır, ancak dozunda yırtıklık yapmanın son derece faydalı olduğunu fark ettim. Tabii bu coşkulu ve saygısız arkadaş gibi yerli yersiz etkinliği trollemek değil bahsettiğim. Fakat dozunda bir ‘aykırı’ yorum çoğu zaman ‘çıkışta tanışılamayacak’ 50 kişiyle bir anda tek yönlü tanışıp akılda kalmanızı sağlıyor. Doğal bir itiraf, aykırı bir fikir, samimi bir ek paylaşım…İyi düşünülmüş bir yaygara, daima kibar bir katılımcı olmaktan daha iyi geri dönüş sağlıyor. 

Başkasının değil benim başlattığım bir yaygara mı? Hiç duymamıştım.

Benim gibi yaygara acemileri için, en zor kısım yaygaranın ‘nasıl ve nereden kaynaklı’ çıkarılacağıdır.

Çünkü genellikle siz ‘çıkan yaygaraları dindiren – sinirli ortamları sihirli değneğiyle huzura kavuşturan’ kişi olmuşsunuzdur. Enfes bir arabulucu, görünmez bir melek. 

Şimdi yaygara çıkarma işi başa düşünce, insan standardı nereye koyacağını bilemiyor.

Ama bunu da deneyerek buldum: İstediğin yere!

Gözlemledikçe fark ettim ki, yaygara çıkaran insanların yaygaraları ‘iyi düşünülmüş, zekice ya da mantıklı’ değil. Sadece ‘yüksek ses, özgüven ve olay çıkarma’ tonunda ortaya atıldıkları için etkililer. Dolayısıyla siz neyi ‘önemli’ olarak etiketleyip ortaya bomba gibi bırakırsanız, o iş görüyor. Özetle yaygara bir araç, amaç değil.

Bizimki gibi, kaldırımda birbirine çarpanların birbirine ‘Sorry – Oh, I’m sorry!’ demek yerine ‘Dikkat etsene kardeşim! – Asıl sen dikkat et!’ dediği kültürlerde, yaygara çıkarmayı öğrenmek pekala gerekli bir sosyal beceri. Kimi doğuştan iyi biliyor, kimi benim gibi geç öğreniyor. Fakat sosyal deney olarak herhangi bir yerde, herhangi alakasız bir konuda ses yükseltmeyi, bir şeyi mesele haline getirmeyi deneyin. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. 🙂

Kurban rolüne aşık olanlar

Onların en nefret ettiği şey, sorunlarına çözüm önermenizdir.

Onlar sorunlara sahip olmaktan hoşlanırlar; çözüm aramazlar.

Daima hayatın sillesini yiyor olduklarını kanıtlama çabasındadırlar ve eğer böyle birini mutlu etmek istiyorsanız ona mantıklı öneriler sunmak yerine ona ne kadar “haklı” olduğunu söylemeniz gerekir.

Evden işe, sokaktaki insanlardan hava durumuna her şey onların aleyhine çalışır. Bütün dünya onların bir kurban olduğunu her gün yeniden kanıtlamak için işbirliği yapmış gibidir.

Ruh halleri değişken ve dalgalı, programları daima çok rahattır. Zira bu insanların en belirgin özelliği gizli tembelliktir.

Hayatlarını sorunları aşıp bir sonraki aşamaya geçmek üzere değil, her gün konfor alanlarının biraz daha dibine gömülmek üzere kurgulamışlardır.

Risk almazlar, cesaret etmezler, yüzleşmezler.

Onlar sadece şikayet ederler.

Fakat işlerine geldiği anlarda kendi çıkarları için mazlum rollerini unutup çok neşeli görünebilirler. Sizden de bu şizofrenik ruh hallerini anlayışla karşılamanızı hatta uyum sağlamanızı beklerler. İki dakika önce size şikayetler ederek muhtemelen gününüzün sonraki tüm kısmını mahvetmiş olabilirler ama, birazdan bir sebeple kahkahalar atarken görebilirsiniz. Sahte şikayetlerinin sıkıntılı tortusu sizde, ikili oyununun zaferi onda kalır. Enerjinizi emdirdiğinize yanarsınız.

Drama üzerine kurulan hiçbir modelden hoşlanmayan ben, bu huyda bir insan olmanın hiçbir dozunu kabul edilir bulamam. Yani bazıları diyebilir ki, “Ama canım, insan bazen omzunu yaslayacak, sadece derdini anlattığında onu dinleyecek bir dost istemez mi?” .

Düşünüyorum, çok şükür gönlüme göre dostlar seçmişim. Ne zaman karamsarlığa kapılsam bana “Gel canım omzumda ağla, vah kader sana neler yapmış” demek yerine “Gözdeeee! Saçmalama sen bu değilsin hadi silkin bu ne hal be!” derler. Bayılırım, bence gerçek dost insanın yüzüne soğuk su gibi çarpandır.

Arkadaş grupları da bu doğrultuda oluşur işte. Bir kurban grupları vardır; durmadan birbirilerine üzülür, birbirilerini eyler, bir adım öteye gidemezler. Öyle bir hale gelir ki, ortak şikayetlere sahip olmak bu insanları birbirine sıkı sıkıyan bağlayan en önemli bağ haline gelebilir; ve biri kurban rolünden sıyrılırsa, grup onu artık itmeye başlar. Bir de gelişimciler vardır; düşeni süratle ve gerçekçi bir biçimde ayağa kaldırır, hep birlikte öğrene yaşaya yola devam ederler.

Kurbanları ve kurban gruplarını tanımak çok önemli. Özellikle dramatize etmenin, “kısmet”in arkasına saklanmanın doğal sayılmaya bolca meylettiği bizim kültürümüzde.

Kendinizi “bir kurbanı kuyusundan kurtarmaya” çalışıyor halde bulduğunuz anda uzak durun. Kurbanlar kurban kalacaktır; çünkü halleri başlarına gelen olaylar dizgisinin değil, hayata bakış açılarının sonucudur.

Aynı şekilde bir kurbanla karşı karşıya olduğunuzu, size verdiği tepkiden de anlayabilirsiniz. Bir dert anlattığınızda sizi mantıkla dinlemek yerine kendi derdinizi size “hayatın sillesi” olarak pazarlıyor ve içten içe sizin de “mahvolanlar” çemberine yani kendi kurban grubuna girdiğinize seviniyorsa, o kişi bir kurbandır.

Hayatımıza sokacağımız, hayatımızda tutacağımız, en azından bilinçli olarak birlikte geçireceğimiz zamanı kısıtlayabileceğimiz her roldeki insan için bir tek bilinçli seçim yapıyorsak o bu olsa, ruhumuz çok daha temiz bir yer olacaktır.

Plazadan Uzak 8. Ay

Plazayı terk edeli, kendi işimi yapmaya başlayalı bugün 8 ay bitti.

Bu konuyla ilgili ilk görüşlerimi şu yazıda yazmıştım.

Şimdi biraz daha zaman geçince, bir daha dışarıdan haberler vereyim istedim.

İşler yoğunlaştı, hayat daha keyifli oldu.

Evet bir kez daha anladım, ben yaptığım işe ciddi aşık biriyim, ve yoğunlukla ve çok çalışmakla hiçbir sorunum yokmuş.

Ama tabii rahatsız eden bazı şeyler var. Sövdüğün yönetici, beceriksiz dediğin junior, hiçbir şeyden anlamayan diğer departmanlar (çünkü hep öyledir!) olmadan çok çetin bir savaş var burada.

Fakat disiplinli biriysen bu da seni çok yormuyor, zira aynı şekilde ‘Önce sunumu bitirelim, en son CEO’ya gidelim ki ilk slayta revizyonu varsa bunu 23 gün ve 150 slayt sonra öğrenelim’ gibi durumlar olmadığı için, ayağına takılan taşlar azalıyor. Kendi mantıklı programlarını yapıp onlara sadık kalabiliyorsun.

Hiç özlemediklerim? 

  • Mesela az önce Linkedin’de gördüğüm, gri halılı kapalı ofiste takım elbiseleriyle gülümseyen yöneticiler fotoğrafı. Yok yahu, gerçekten bu ortamların insanı ben değilmişim. İstediğim yerde, istediğim şekilde çalışmak öyle güzel ki. O gri halılı mekanların bozuk feng shui’si, stres ve bıkkınlıkla harmanlanmış enerjisi beni hakikaten çok yoruyormuş.

 

  • Saat 6:30’da kalkıp servise binmek. Gerçi bunu sadece son işimde yaşadım, şükürler olsun ajansta işler daha kolaydı. Sabah insanının dibiyim, erken kalkar ve çalışmaya çok erken başlarım. Amaaa, sıcak yatağından, uyuyanların nefes kokularının bribirine karıştığı bir serivse binmek ve henüz hava karanlıkken mesaiye başlamak mı? Yoo dostum, kendimi bu kadar az sevmiyorum. Cidden fiziksel olarak kaldıramıyormuşum, benim için çok fazlaymış.

 

  • Kendi programını bilmemek? Ziyadesiyle planlı bir insan olarak, bireysel çalışmanın en güzel yanı saatler ve günlerimi planlayabilmek. Bir ricayla, bir sinir patlaması, bir ego isteğiyle bir anda mesaiye kalmamak, haftasonu çekime gitmemek, geceleri sabahlara ofiste bağlamamak dünyanın en insani, en normal ayrıcalığı bence.

 

  • Ödeme, zamanlama, prensipler konusunda istediğim kadar ciddi olabildiğim yer de yine kendi işim oldu. Zira ‘falancaya ayıp olmasın’ , ‘şunlar önemli müşteri’ kisvesi altında neredeyse en insani prensipleri halının altına süpürdüğümüz onlarca projeden gına gelmişti. Ona tatlılık, buna ayrıcalık, tanıdığa şirinlik ve VIP’ye kırılmamazcılık oyununun bence iş hayatında yeri yoktu. 

 

  • Ve en özlemediğim, en can alıcı konu…

Ne kadar çalışırsan çalış, aynı parayı kazanmak.

Gitgide bunun nasıl bir anlamsızlık olduğunun daha iyi farkına varıyorum.

Evet kendi işini yapmak sürekli bir yürek hoplantısı ve en verimli ayınla en verimsiz ayında aynı maaşın aynı gün yatacağı garantin yok. Ama aynı şekilde, sırf o maaş sana o gün yatıyor diye türlü taklalar atmana, 7/24’ünü feda etmene de çok lüzum yokmuş. Daha fazla çalıştığında daha fazla kazanmak, gerçekten büyük bir motivasyon. Ayrıca, daha fazla kazanmak derken sadece paradan bahsetmiyorum. Adının daha fazla duyulması, daha çok talep gelmesi, daha fazla iş başarman, daha çok tecrüben olması, dolayısıyla daha çok müşteriye erişmen… Kurumsal işte bir öğrenilmiş çaresizlik döngüsüne dönüşen ‘bugün de mesaiye kal – al bu maaşın canım’ durumu burada ‘ne kadar ekmek, o kadar köfte’ye evriliyor. Bu da bence bir insanoğlu için en hakkaniyetli anlaşma: Emeğinin tam karşılığını almak.

Plazada ne güzeldi?

  • Kocaman bir firma olmak, dev bir ekiple çalışmak, bir hedefe kolkola koşmak, yurtdışında aynı firmadan bağlantıların olması, firma adının çoğu yerde işini kolaylaştırması tabii ki kıyak lükslerdi.

 

  • Ayrıca yan haklar… Neredeyse bildiğin işi yapmak ve nefes almak dışında her şeyi bir bebekmişsin gibi başkasının düşünmesi (öğlen ne yiyeceksin? işe hangi yoldan gideceksin? taksi parasını nasıl ödeyeceksin?) son derece rahattı.

 

  • Maaş maaştır, insan bazen hakikaten yorgun oluyor, yine de ay sonu gelsin blok bir para hop yatsın istiyor, iyiydi.

 

  • Şikayet ve sıkıntıları whatsapp gruplarında paylaşmak, bölerek azaltmaya çalışmak, herkesin aynı manyaklığın içinde olduğunu hissetmek iyi geliyordu bazen. İnsan insanın hep en büyük dostu ve düşmanı işte, kah kurtulmak istiyor, kah özlüyorsun. Ve tabii son olarak, standartlarının dev olmaması…

 

  • Rutin bir işi yapmayı öğrenip onu layıkıyla yapma rutinine oturtmak, böylece başarılı olmak güzeldi. Burada standartların bulutlarda geziyor, her bir başarında kendinden hemen 3 çıta üstünü bekliyorsun. Şefkatli bir yönetici, takdir eden bir patrondan ziyade ‘evet bunu başardın, şimdi ne var?’ diyen doymaz bir başkan var insanın içinde. Kimse de denetlemiyor. Zaten yapman gereken şeyi adam gibi yaptın diye kendine aferin’ler saçamıyorsun. 

Teraziye koyunca tüm korkularıyla ve belirsizlikleriyle halen kendi işimi yapmak paha biçilemez.

Plaza sevimsizlikleri bir yana, sevdiğim markalarla çalışıp dünyanın devleri için bir şeyler yapma halini de hala tu kaka bulamıyorum, bence hala eşsizdir. Sadece günlük rutinine katlanmayı gerektirir ve işte bu yüzden, geri dönüp bkz. ‘Hiç özlemediklerim’.

Sizi yine haberdar edeceğim. İçeriye iyi bakın.

Bye!

Girişimcilik mi? Su Çok Dalgalı, Gelsene!

Herkesin milyon milyon yatırımlar aldığı, cool ofislerde çalışıp güne yogayla başladığı, ‘today’s office’ ile kah plajda kah yurtdışında çalıştığı bir ortam girişimcilik.

Son derece özgür, motivasyon sözlerinin havada uçtuğu, mutluluğun sırrını keşfetmişler diyarı. Girişimcilikle ilgili kafanızı nereye çevirirseniz durum tam olarak bu.

Hatta girişerek kısa zamanda çok para kazananların sattığı ‘bırak artık şu beyaz yakalı işini yea, gel sen de özgür ol ve bir Porsche al dostum!’ eğitimleri kol geziyor, yüzlerce dolara satılıyor.

Girişimcilik henüz kusursuz bir özgürlük paketi olarak allanıp pullanmamışken, yani babalarımızın zamanında örneğin, bu şekilde anlatılmıyordu.

Tam tersi girişimciler sırtında ağır bir yük taşıyan, devasa risk alan, hafif çılgın, büyük vizyonlu ve aşırı saplantılı, genellikle 7/24 çalışan insanlardı.

Girişimcilikle bağdaşan bu yarı-bohem yaşam tarzının mevzuya eklenmesi ve hatta işin dahi önüne geçmesi son birkaç yılda çıktı.

Dolayısıyla biz de daima pozitif ve ilham veren hikayeleri okur olduk. Oysa istatistiklerden biliyoruz ki, girişimlerin %90’ı başarısız oluyor. Peki o %90 neredeler?

Neden hiç konuşmuyorlar? Neden çıkıp gerçek hikayeler anlatmıyor ve bizi Richard Branson sözleri ile ’20 something millionaire’ hesapları arasında bırakıyorlar?

Sanırım bu utanç verici görünüyor. 

Ben bir ‘girişimci’ sayılmam daha doğrusu ‘start-up’ ekosisteminden değilim. Bireysel olarak kendi işini yapmak üzere yola çıkmış biriyim.

Kurumsaldaki işimi bırakalı 6 ay, işe girişeli 3 ay oldu. Evet gerçekten şahane inanılmaz muhteşem yanları var ve fakat, işin büyük kısmı bu değil.

İlk başta maddi refah meselesi var. Hayatımda herkesin beni çok zengin sandığı bir acayip an, kendi işimi yapmak için kurumsaldan istifa ettiğim andı.

Oysa ben kenarda birkaç maaş dışında hiçbir varlığa sahip olmayan – araba hatta bisiklet dahil:) – biriydim. Sadece bunu denemezsem ölürdüm, ve denemek için suya atladım. (Bkz. önceki yazım.)  Çok şanslıyım ve daha doğrusu bunun için donanımlıydım ki, başladığım anda para kazanmaya başladım. Üstelik bu kazanç maaşıma yakın bir kazanç oldu. Fakat; ‘yan haklar’ adı verilen sigortalar, yemekler, taksi fişleri gibi haklar olmayınca kazancın çoğu bunlara gitti. Ayrıca her an ertesi hafta – ay bu kazancın artık orada olmayabileceğini bilme yürek ağrısı, hiçbir borca girmeme, hiçbir harcama planlayamama, önünü görememe hali pek güzel boğuyor insanı. 

İkincisi, evden çalışmanın muhteşem bir şey olduğunu düşünüyordum, ancak berbat bir şey olduğunu anladım. İnsanın en sevmediği ya da en uzak olduğu ofis kişilerini bile özlediği bir durum. Zira insan insanla var oluyor, özellikle de benim gibi yıllarca aşırı sosyal bir iş yapmış biri için, ne kadar içedönüklüğümle aşk yaşasam da, bir kişi olma hali boğucu, sıkıcı ve demotive edici.

Üçüncüsü, sürekli aktif olmak zorundasın. Hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığı bir dünya burası. Eğer bir şirkette çalışıyorsan, senin performansın iki gün düştü diye şirkete hiçbir şey olmuyor. Öyle ki aylarca bir şey yapmadığı aylar sonra işten ayrılınca anlaşılan nice gizli işsiz tanıyoruz 🙂 Ama bu konu öyle değil, bir gün eksik kaldığın an, her şey tepetaklak olmaya başlıyor. Hep var olmak zorundasın. 

İyi yanları yok mu? Çok. Ama bunları başka bir yazıya saklamış olayım, ki zaten iyi yanlarını allaya pullaya anlatan çok var. 🙂

Benim 3 aylık kıssadan hissem; bir risk sevdalısı olmayan hiç kimsenin kendi işiyle işi olmamalı. Ayrıca, kendi işini yapmayı seçerken neyi feda etmeye hazır olduğuna da karar vermiş olmalısın. Şikayet ettiğin 2-3 saatlik fazla mesai yerine, 24 saatlik durmayan bir beyni seçiyorsun. Benim için bir karar anı için çok erken, ve dediğim gibi çok şükür şimdilik her şey güzel gidiyor. Ama tu kaka beyaz yaka gazına gelmeden önce durup düşünmek gerek, zira insan içerideyken hayattaki tüm sıkıntılarının suçunu beyaz yakalı işine atabliyor. Lakin işte girişimci olmanın nurtopu gibi bir yanı daha: Suçlayabileceğin hiç kimse yok! Kendinden başka. Çok mu yoğunsun, bir şeyi mi unuttun, bir hata mı yaptın? Kendine söv.

Büyük bir organizasyonun parçası olmaya alışmış bünyeler için, büyük bir organizasyonun aslında ‘çaktırmadan’ neleri hallettiğini ve sana hazır verdiğini pek iyi anlıyor insan. Tabii ki bunun bedelleri var, ama bunlara veda etmenin de bedelleri var. En eğlenceli kısmı, hayattaki deneyim kazanma hızın. Ralli gibi. Normalde 1 senede bir olay yaşayıp ‘ha bu sene de öğrendim ki…’ dediğin şeyleri her gün 3 kere yaşıyorsun. İnsanlar, para, iş hayatı ve hayatla ilgili deneyim açısından bile binmeye değer bir roller coaster. Devam edeceğim, daha sonra, daha ilerledikçe, başka açılarla. Beyaz yakalılara TGIF! Girişimcilere… bize zaten hep Cuma yau!!!

Kork, Atla, Tekrarla!

İlkokul 3’te, yüzme okulundaydım. Yüzmeyi öğrendim, fakat tavırları özellikle o yaş çocukları için aşırı sert ve despotik olan öğretmenlerden daima çekinerek.

Sıra, atlamayı öğrenmeye geldi. Benim için her zaman imkansız gördüğüm bir konuydu. 9 yaşındaydım ve çocuk halimle bir kez bile eğlence olsun diye, denemek için, suya atlamışlığım yoktu. Bir nevi sebepsiz küçük kız fobisi.

Sahne şu; benim içn hala ağır çekimde: Havuzun kenarında duruyorum. En sert hocalardan biri havuzun içinden kollarını yukarı uzatmış, bana arkası dönük. Kollarımı tutuyor. Beni çekip kendi üstünden balıklama atlatması gerekiyor. Bana gelene kadar her çocuk atlıyor seri bir şekilde.

Sıra bana gelince duruyorum, kaskatı kesiliyorum. ‘HADİ ATLA KIZIM!’ diye bağırıyor. Donuyorum. Suya bakıyorum, bana ölüme atlamak kadar korkunç geliyor. Buz gibiyim. ‘ATLASANA KIZIM! ATLA!’… Ben yine sadece, duruyorum. En sonunda daha yüksek sesle müdahale ediyor: ‘ATLASANA KIZIM NİYE ATLAMIYORSUN!’ En küçük sesimle ‘Korkuyorum…’ diyorum. Azar – korku diyaloğu bir süre devam ediyor, o gün atlamıyorum. Bir daha da hayatımda hiç suya atalmıyorum.

Bu travmatik bir anı, fakat sonradan düşününce hep başka şekilde yorumlamaya başladım. Ya o gün bunu aşıp atlasaydım? Yüzme ile ilgili değil ama, psikolojik olarak ne büyük bir eşiğin üstünden atlamış olurdum! 

Bu anı bende öyle yerleşmiş ki, hayatta ne zaman konfor alanımın dışına çıkmam gereken bir seçim yapmam gerekse aklıma bu sahne gelir.

Daha yeni oldu; güvenli sulardaki işimi bıraktığımda. Hiçbir şirkete bağlı olmadan, bir maaşım olmadığını bilerek yaşamaya başladığımda.Kendi işimi yapmaya başladığımda. 

O gün havuza atlayamadım ama, sonraki seçimlerde hep havuza kendini bizzat iten biri oldum. Çok zor mu, çok zor. Hayattaki her havuz insana dışındayken koca bir dev, koca bir bilinmezlik, koca bir boşluk gibi görünüyor. Atlarsan çıkamayacağın, boğulacağın bir su gibi. Ama bir yandan sadece korktuğun sulara atlayıp ‘aa bir şey yokmuş’! dedikçe bir bir sınıf atlıyorsun ruhunda, cesaretinde, hayatında. 

Danışanlarımla da hep konuştuğumuz bir konu, bize aslında olduklarından çok daha korkutucu gözüken yeni denizler, sırf yeni diye kendilerinden aşırı çekindiğimiz yollar. 

Yeni kariyer seçimleri, evlilikler, çocuklar, yeni işlere girişmeler, yeni yerlere taşınmalar…

Fakat öncesi ve sonrasını konuştuğumuzda, istisnasız aynı yere varıyoruz:

‘Hiç de korktuğum gibi değilmiş!’

Bir şeyin ‘dışında’ olup onunla ilgili düşünmek, daima onu yapmaktan daha ürkütücü.

Dolayısıyla cesaretin kapısını açmak için daha uzun ve detaylı planlara değil, kolları sıvayıp ‘atlamaya’ ihtiyacımız var.

Bir zamanlar ‘korkumuz’ olan şeyi, ‘gerçekliğimize’ taşımak ve artık onun uzakta duran bir korku olmaması için.

Her şeyi özetlemeyi ve basitçe anlatmayı çok seven biri olarak, hayatta gelişim ve ilerleme formülünü 3 basit kelimeye indirdim:

Kork, atla, tekrarla!

Uzaktan kocaman, derin, uçsuz bucaksız, dehşet verici görünen bilinmez sulara.

Atlayınca, sudaki insan olunca, bir daha asla aynı ‘korkak’ insan olunmuyor.

Sonrası deneme yanılma da olabilir, deneme bulma da. Ama önemli olan, bu deneyimden çıkarken bir daha asla aynı ‘atlamaktan korkan insan’ olmama garantisi.

Hadi kızım, hadi oğlum, ATLASANAAAAAAA!

İş Görüşmesinde Zenginleri Elemek

Hitler belgeseli, Osho belgeseli, kitleleri peşine takan bir çok diktatör – sahte lider – gerçek lider! hikayesi. Hepsinde ortak bir taban var. Bir nokta gelince, kendini ‘yüzbinlerin sevgilisi, neredeyse herkesin bayıldığı bir lider’ olarak markalayabilme ihtiyacı baş gösteriyor.

Sebebi basit, Cialdini’nin ikna ilkelerinden biri olan ‘Sosyal Kanıt’ ilkesi. İnsanlar ‘bu kadar kişi onun yanındaysa – onu tutuyorsa- bir bildikleri vardır’ diyecekler. Bu da uğruna uğraşmaya değer bir ideal.

Bu hedef için ilk gereken büyük bir kalabalık bulmak. Fakat eğitimli ve ideolojileri olan kalabalıkları ikna etmek güç ve teferruatlı bir iş. Karakterleri, duyguları, düşünceleri, oturmuş kalıpları aşmak gerekiyor. Oysa bunun çok daha kolay bir yolu var: Kitleni, güçsüz olanlardan oluştur. Parasız, evsiz, çaresiz kişilerden. Bugüne kadar kimsenin ona bir kimlik vermediği ve eğer sen verirsen sana köle olmaya hazır olan kişilerden. Çünkü onlar ne yazık ki, senin bu psikolojik oyununu ve onları kullandığını da anlamayacaklar. Belki de bu bir kazan-kazan anlaşması. Alan razı, veren razı.

İstediğin oy, sadakat, destekçi, takipçi, kısacası ‘nasıl olursa olsun yeter ki kalabalık ve bana köle olsun’ bir topluluksa, tebrikler, şahane bir strateji buldun!

Parasız olsun, bize muhtaç olsun! diyen şirketler

Buraya kadar hikaye tanıdık, peki şirketler cephesinde bu strateji hiç kullanılmıyor mu?

10 yıllık profesyonel hayatım içinde ben bu cümleleri çok duydum; siz hiç duymadınız mı?

‘Kızın kolundaki saati görmedin mi Rolex, o hayatta burada dayanmaz!’

‘O filancanın oğluymuş, burada uzun süre çalışmaz.’

‘Bir dönem çalışmamış, demek ki rahat durumları, zora gelince kaçabilir yani.’

Ve hatta İK görüşmelerinde;

‘Oturduğunuz ev sizin mi?’

‘Hmmmm, Caddebostan’da oturuyorsunuz?’

‘Özel üniversitede burslu mu okudunuz paralı mı?’

Kabul etmek çirkin ve çarpıcı gelse de, bu stratejiyi uygulama peşinde olan çokça şirket var. ‘Bize muhtaç olsun, parasız olsun’ istiyorlar.

Muhtaç olsun ki,

*…bu haftasonu da mesaideyiz! dediğimde yutkunup kabul etmek zorunda kalsın.

*…kendinin olmayan işleri ona yığdığımda bağrına taş basıp yapmak için sırtlansın.

*…altına eleman alacağız söylentisi 5 yıl sürse ve almasak da gidemesin, iki kişilik iş yapmaya devam etsin. 

Borç ödesin. Evi olmasın. Kenarda parası da olmasın. Bize muhtaç olsun. Böylece köle olsun.

Ne yazık ki çalışanların haklarını ve ilişkilerini gereksiz yere birbirine karıştırdıkları bir kültür ve ülkedeyiz. ‘Ayıp olmasın’ kültürü, ruhumuza sirayet etmiş durumda. Halbuki bir insan pekala gerçekten o maaşa ‘muhtaç’ ve fakat pekala haklarını savunup dimdik duruyor olabilir. Ama bizde nedense patron şirketi kültürü oturmuştur: Patronu sinirlendirme, şak der işsiz kalırsın!

 Halbuki en iyi şirketler tam tersi, ne kadar zengin, hali vakti yerinde olsa da ‘çalışmak, katkıda bulunmak, kendini geliştirmek, kariyer yapmak’ amacıyla iş arayan kişileri mutlulukla işe alma peşinde olsa ya?

Zaten şunu kabul etmek zorunda değil miyiz; eğer insanları sadece para ile tutabiliyorsan, berbat bir şirket kültürüne sahipsin demektir.

Şirketin tek gerçek katkısı para, çalışanın tek bağlılık güvencesi parasızlığı olduğu sürece her iki tarafın da tehdit-korku kültürünü yücelttiği bir şirket kültüründen öteye gitmek maalesef mümkün olmayacak.

Çok çalıştırmakla övünmek: Bizim ekip yine mesaide!

Konu işse, patronun tek bir derdi olmalıdır: Verimlilik.

Fakat biz genelde zor olanı gözardı etmeyi, kolay olana odaklanmayı tercih ederiz.

Continue reading “Çok çalıştırmakla övünmek: Bizim ekip yine mesaide!”

Osho’dan nefret etmek mi? Hadi, büyüyelim artık.

Eğer belgeseli izlediyseniz ve sonunda birçok kişi gibi Osho’dan nefret etmeye karar verdiyseniz, aslında ona tapan müritleriyle tam olarak aynı şeyi yapıyorsunuz.

Dün Osho ile ilgili şöyle bir köşe yazısı okudum Hürriyet’te:

‘Adamın tipine bakıyorsunuz herhangi bir karizma ibartesi yok. Söylemlerine bakıyorsunuz pek birşey yok. Ama gelin görün ki tüm dünyadan okumuş yazmış yüz binlerce insan bu insanın peşinden gitmiş.’

Bence hayatta herhangi bir öğretiyi, romanı, belgeseli, kişiyi, durumu hayatı anlamaya çabalamak için kullanmıyorsak, o kaçmış bir fırsat demektir.

Osho bir ‘yeni çağ bilgesi’. Kitaplarının tamamını okudum. Bir bilgeyle tanıştım. Üstüne belgeseli izledim. Bir şarlatanla tanıştım.

İnsan olarak beynimizin bize oynadığı klasik oyunlardan biri, aldığı bilgileri illa tutarlı haline getirme ısrarı. Hal böyle olunca biz de olaylara illa bir etiket yapıştırmak isteyiveriyoruz. Bu belgeselin ucuz bir ‘Osho bilge mi, şarlatan mı?’ tartışmasına dönmesi de tam olarak bundan.

Öncelikle şu Osho’nun peşinden giden eğitimli, kültürlü yüzbinleri ele alalım. 

İnsanın hayattaki en büyük arayışı, anlam arayışıdır.

İnsan yaşına, kültürüne, deneyimlerine göre, kendince ‘anlamlı’ bulduğu bir şeyin içinde bulunmak ister. Eğer eğitimliyseniz, medeni bir seviyede paranız varsa, görece iyi bir aileden geliyorsanız önünüzde daha fazla imkan vardır.

Anlamlı bir iş seçebilir (diyelim doktorluk), anlamlı bir topluluğa katılabilir (diyelim kimsesiz çocuklara yardım derneği), kendiniz için ruhunuzu doyuracak anlamlı araçlara yönelebilir (diyelim keman çalmak) ve böylece anlamlı bir hayat ihtiyacınızı tatmin edebilirsiniz.

Eğer berbat bir durumda aileden geliyorsanız, eğitim almamışsanız, paranız yoksa, rezil şartlarda ancak hayatta kalıyorsanız, Maslow’un hiyerarşi teorisinin aksine, karnınız açken dahi anlam arayışınız vardır. Ancak bu kez önünüze elit seçenekler serilmemiştir. Böyle bir kişiye kimlik kazanacağı bir seçenek sunulduğu zaman (Örneğin; Osho’nun kampında bir Sinnyasin olmak; örneğin, bir terör örgütünde çok yetkili bir kişi olmak), bunun derin olarak ne anlama geldiğini analiz edecek entelektüel birikimi ya da ruhsal gücü olmayabilir. Sürünmekten, herkesin dışladığı insan olmaktan yorulmuştur ve bu belki de hayatta bir kere gelecek bir fırsattır.

Bu açıdan bakınca, ikinci gruptaki insanı bir birliğe mürit olarak dahil etmek çok daha kolay. Ki Osho zaten bunu da yapıyor; Amerika’daki tüm evsizleri otobüslerle kampa topluyor. Ama çıkış noktasında Osho’nun hedef kitlesi bu kişiler değil, ilk gruptakiler. Zenginlere sesleniyor, kapitalizmle uyutulan zenginlere; uyanın, içinizdeki gücü bulun diyor. 

İlk gruptaki insanlar nasıl oluyor da onca seçeneğin arasından Osho’yu tercih ediyor?

Bunda da birkaç psikolojik hile var. Zaten Osho haliyle insan psikolojisini ve felsefeyi hatmetmiş biri. Her bilgi isteyerek veya istemeden iyiye ya da kötüye kullanılabilir.

Osho, o dönemdeki zengin, eğitimli, elit, entelektüel kitlenin ‘Sadece kendi kafalarından geçtiklerini zannetikleri’ dertlerinden bahsediyor. Felsefesi hep kapitalizm, evliliğe zorlanmak, toplumda sıkışmış bir vatandaş olmaya zorlanmak üzerine. Özellikle de belgeselin başlarında gördüğümüz ağırlıklı 18-20 yaş kitlesi müritler için bu bir yaşam ışığı. Tam da düşündükleri şeyi söyleyen biri var!

İyi bir psikolojik satış ilkesi şöyle der:

Problemi o kadar iyi tarif et ki, çözümün sende olduğunu düşünsünler.

Osho da bunu yapıyor, ve zaten yaşları gereği kimlik ve aidiyet arayan genç insanlar güruhları sapır sapır kampa dökülüyor.

O insanlar için bu Osho olmak yerine bir Rockstar’a aşık olmak, bir uyuşturucu çetesine katılmak, bir hobiye kafayı takmak da olabilirdi. İnsan ruhani veya fiziksel olarak bir şeye ihtiyaç duyar ve onu doyuracak adımları atmaya hazır olur; sonra boşluğu bir şey doldurur; insanın bilgi ve bilinç seviyesine göre, herhangi bir şey.

Evet, burada özellikle Osho’nun yardımcısı Sheela’nın provokatif, göz boyayan açıklamaları var. Evet gençleri ‘kandırmış’, ‘çekmiş’ olabilirler. Fakat aynı gençler başka grupların benzer kandırılarına da açıklarken bu olmuştur.

Bu hikayeden çıkarılacak dersler sadece Osho ile ilgili değil. 

Birinci ders: Müritlerden ne öğreniriz?

İnsan daima önemli, özel, değerli, bir şeyin parçası hissetmek ister. Bu özlemlerine yenik düşmesi özellikle tecrübesizken çok olasıdır.

İkinci ders: Osho’dan ne öğreniriz?

İyi niyetle başlasa dahi bir girişim güç ile ilgili olmaya başladıkça karmaşa, ego, kendini kaybetmek gibi durumlar çok muhtemeldir. Eski dönemlerde birçok ruhani öğreti bu sebeple aşırı gücü, zenginliği kötüleme yoluna gitmiştir: Çünkü bunlar kibiri getirecektir. Daha ortalamacı bir yöntem, ne kadar büyük bir güce yükseliyor olursan ol, kendini bilmek, haddini bilmek, dengede kalmak için sürekli bilinçli çaba göstermendir.

Üçüncü ders: Sinnyasin topluluğundan ne öğreniriz?

Çok iyi niyetle -barışın ve sevginin hüküm sürdüğü, hırsızlığın olmadığı bir topluluk yaratmak- bir araya gelmiş olsalar dahi, insanlar bir arada yaşadıkça daima sorunlar çıkacaktır. Bireysel egolar, arzular çatışacaktır, bir insan grubunun sonsuza dek sıfır sorunla yaşaması büyük bir ütopyadır. Elbette bunun da çözümü gruplar için mutluluktan umudu kesmek değil, bunun insan doğası olduğunu kabul edecek mantıklı kültürler, ortamlar oluşturmaktır.

Dördüncü ders: Sheela’dan ne öğreniriz?

Sheela, hepimize ilk aşkımızı hatırlatmalıdır. Asla kaybetmeyeceğimizi düşündüğümüz, ayrılırsak dünyanın yıkılıp yok olacağını düşündüğümüz kah platonik kah gerçek ilk aşklarımızı. Çünkü Osho’nun yanına geldiği yaş tam olarak odur. Yüzbinlerin peşinden gittiği, karizmatik, yaşça büyük bir otorite figürü kaç genç kızın aklını çalmaz o yaşta? Üstelik piyango Sheela’ya vurmuş, Osho da yüzbinlerin arasından biricik sekreteri, sözcüsü, temsilcisi olarak Sheela’yı seçmiş, sadece onunla görüşmüştü.

Genellikle ilk aşklar hüsranla biter, bu da genç kızların şansıdır.

Hayatın gerçekleriyle erken yaşta yüzleşmek için büyük bir fırsattır. Sadece ağzı laf yapan, ya da kötü davranan birine nasıl hayran olduğunu şaşkınlıkla fark eder ve olgunlaşır.

Oysa Sheela’ya hayat bu şansı vermemiştir. Sheela, hayran olduğu adamın, çok sansasyonel bir karakterin sözcülüğü gibi ağır bir sorumluluğu çok genç yaşta almış, bir yandan ona duyduğu aşk da katlanarak büyümüştür. Zaman geçip de Osho’nun ilgisi dağılmaya başladığında, taşıdığı sorumlulukla inanılmaz hırslı bir insana evrilen Sheela, kıskançlığını nasıl yöneteceğini de bilememiştir. Bu onu saldırgan, sınırtanımaz ve edindiği Osho’nun 1. adamı makamından olmamak için gözü hiçbir şeyi görmeyen yarı şeytani bir figüre çevirmiştir. 

Beşinci ders: Herkes aslında bizdir!

İnsan zaaflarıyla ilgili hikayeleri izlerken; ‘Allah belasını versin gerizekalı’, ‘Şarlatan’, ‘Pislik’ diye izlemek kolaydır, çok kolaydır. Ona buna söver, çekirdeğini çitler, televizyonu kapar hayatına devam edersin.

Ya da, hepimizin aynı malzemeden yapıldığını bilir, kendi ruhunda yansımalarını ararsın. Hepimiz içimizde en iyiyle en kötünün aynı doğruda olduğu bir çizgi taşıyoruz. Anlamaya çalışırsak, hikayeler kendimizi geliştirir.

Yargılayıp sövmeyi seçersek, hikayeler sadece ‘bir film izledim güzeldi’ seviyesinde kalır, uçar, gider.

Her kim ne kötülük yapıyorsa, o kötülük onun için o anda mutlaka anlamlı bir daha büyük amaca hizmet ediyordur. Anlam ve amaç, hatırladınız mı?

Sheela, mücadele sırasında nasıl bu kadar durdurulamaz ve hırslı olduğu sorulunca; bir noktada kendini ‘Jeanne d’Arc gibi’ hissettiğini söyler örneğin.

Her olgun insan, hiçbir şeyin ya da kişinin başlı başına iyi ya da kötü olmadığını bilir.

Zira böyle siyah beyaz bir dünya olsaydı, hiç arkadaşımız olmaz, hiçbir şirkette çalışamaz, hiçbir markadan ürün satın alamaz, ancak inzivaya çekilirdik – tamamen iyi ya da tamamen kötü olmayan kendimizle!

Dolayısıyla bu belgeseli izleyip Osho’dan nefret eden biri, Osho’ya tapan bir müritle aynı doğrunun üzerinde hareket eder. Biri ‘Osho kara!’ der. Öbürü, ‘Osho ak!’ der. Osho ak ya da kara değildir. Öğretilerinde aydınlatıcı yerler vardır, alınıp, okunup, faydalanılası öğretileri vardır. Berbat bir güç yöneticisi olmuştur, nefretle, hırsla dolmuş, bilinçsiz hareket etmiştir. Nasıl yükselinmez, nasıl bir topluluk başkanı olunmaz konusunda kıymetli dersler vardır, çıkarılmalıdır. Bunlar yerine ‘Osho’dan nefret etmek’, aynı doğrunun ucundaki ‘Başka birine tapmak’ adlı köşeye bizi çok yakın kılar!

Örneğin Osho’dan nefret edersin ve bir bilim adamına ‘taparsın’. Oysa o her şeyi doğru mu yapmıştır?

İnsan olarak kurtuluşumuzun kendimizi bir ideolojinin içinde eritmek, bir kişinin peşine takılmakta olmadığını anladığımız an gelişiyoruz. Herkesin kurtuluşu kendinde, ve öğretiler, bilgeler sadece birer ‘araç’ olduklarında sağlıklılar. Belgeseller ancak gereken aletleri içinden çekip alet çantamıza koymamız için varlar. Her bir bireyin hatası, bizim potansiyel hatamızdır. Her bir bireyin başarısız, bizim potansiyel başarımızdır.

Bu yüzden bu belgeseli ‘Osho iyi miydi kötü müydü?’ seviyesinde yorumlama çabalarına hem kızıyor, hem gülüyorum. Gelişmeye adanmış yorumlara ilerlemedikçe belgeselleri bile sonucu merakla beklediğimiz bir futbol maçı gibi takip etmekten öteye gidemeyeceğiz.