Kurumsaldan Terk Spiritüel Girişimci

Geçen hafta katıldığım bir sözde-kişisel gelişim eğitimi, belki de bu konuda çoktan dolmuş olan bardağımı taşırarak bana bir aydınlanma yaşattı. Çevremde -neyse ki çok yakın çevrem değil- sayısı azınmayacak kadar büyük bir kitle kurumsal hayatı bırakıp koçluk ve benzeri işlere girişmiş durumda ya da girşime niyetinde.

Bir ara, ‘O kadar çok koçluk eğitimi alan oldu ki artık danışandan çok koç var, onlara danışacak kimse kalmadı’ diye bir espri dönüyordu. Gördüğüm o ki durum gerçekten de böyle.

Koçluk benim için, uzun bir süre, bugün size ifade ettiğinden bambaşka bir şey ifade etti.

Çünkü 17 yaşında elime aldığım bir koçluk kitabı (%100 Düşünce Gücü) ve sonrasında keşfettiğim bir koçun okuduğum sayısız kitabı (Tony Robbins) benim için çekingenlik sorunumu yenmemde yardımcı olmuş, hayatımı değiştirecek adımlar atmamı sağlamıştı.

Zaten psikoloji eğitimi almaya da bu kitapları okuduktan  ve değişimi yaşadıktan sonra karar verdim, çünkü insanın eğer isterse alışkanlıklarını, düşüncelerini, huylarını kendisinin değiştirebileceği bilgisi psikolojiye fena halde merak salmama sebep olmuştu.

O zaman koçluk, çok üst düzey yöneticilerin aldığı, öyle sokaktan geçen insanın koçluk alıyorum diye dolaşmadığı bir alandı. Okuduğum ve çok etkilendiğim kitap olan %100 Düşünce Gücü’nün yazarı, aslen avukatken sonradan bu işi yapmaya başlamıştı. O zaman bu, üzerinde düşündüğüm bir detay değildi.

Geçen hafta katıldığım eğitime geri dönelim. Kesinlikle ifşa ve rencide etmemek adına bazı detayları eksilterek ve değiştirerek anlatacağım. Kurumsal hayatta çok iyi şirketlerde uzun bir süre geçirdikten sonra spiritüel mevzulara dönen, kurumsal hayatı bırakan bir koçun eğitimine gittik. Anlatmaya Tanrı’dan başladı, bebeklik döneminden girdi, çekim gücünden çıktı, anda olmaktan bahsetti, arada bu dev konseptlerle ilgili gelen soruları yalan yanlış ‘aynen’ gibi sözcüklerle geçiştirdi. Sürekli gülümsüyor, ne kadar rahat, mutlu olduğundan, hiçbir şeyi takmadığından, hiçbir şeyin önemli olmadığından bahsediyordu.

Anlattıkları eksik olsaydı belki çok içim yanmazdı ama bilimsel açıdan doğrulanmamış, bir oradan bir buradan öğrenilen bilgilerin birleştirildiği, eksik ve hatalı, ne olduğu belli olmayan bir felsefe anlatıyordu. Sonra koçluk yaptığından bahsetti. Birebir danışanları olduğundan. İnsan psikolojisinin kimlere emanet olduğunu düşündüm…

Koçluk Eğitimi

Koçlukla ilgili algı son zamanda malum feci bir haldeyken, ben kendi içimdeki çocuğun merakına yenilip 2013’te koçluk eğitimi aldım. Eğitim salonuna ilk girdiğimde gördüğüm kitle, o zaman kendime itiraf edemesem de, doğru yerde olmadığımın çok net bir sinyaliydi. Benden başka sadece bir psikoloji mezunu daha vardı -ki o da son derece eleştirel ve sorgusal yaklaşan biriydi-, geri kalan herkes meraktan, arkadaşlarının sorularını çözmede iyi olduğundan, ev hanımlığından veya mevcut kariyerinden sıkıldığından gelmişti. Birkaç haftalık bir eğitim sonrası bu kişiler ‘koç’ adledilerek, bazı insanların psikolojileri onlara emanet edilebilecekti. Üstelik o sıralar, koçluk meslek olarak kabul edildi ve bu o çevrede bayağı sevinçle karşılandı.

Koçluk yaptım, ancak yaparken, koçluk okulunda öğretildiği şekilde yapamadığımı fark ettim. Çünkü çok sığ kalıyordu. Benim koçluğum daha ziyade, kendi profesyonel alanımı da içine alan bir danışmanlığa dönüştü. Psikolojik tarafa, daha derine inmelere asla yetkim olmadığına inanıyordum ki bence haklıydım da, çünkü ben bir klinik psikolog değilim. Bu apayrı bir yetkinlik gerektiren bir iş.

Geçen haftaki eğitim sonrası, bir psikoloji mezunu olarak bu durum damarıma bastı. Kim bilir kaç kişi bu yarım ve yanlış bilgili koçlardan eğitim – koçluk alarak fark etmeden kendi psikolojisini bozuyor? 

Denk geldi, ertesi gün de klinik psikolog bir arkadaşımın eğitimine katıldım. 10 yıldır bu mesleği yapan, Boğaziçi’nden klinik psikoloji masterlı bu arkadaşım, o koç kadar tasasız ve rahat değildi eğitimde. Elinde kağıtlarla gelmiş, anlattığı örnekler ve araştırmaların her birinde kaynakları araştırmacıların adları yılları ile telaffuz etmeye özen gösteriyordu. Çünkü bizim okulda aldığımız eğitim de hakikaten buydu, daima etik, kaynak gösteren, bilime dayalı konuşmak üzerine.

Sonra bir üçüncü olay daha oldu; tesadüfen bir arkadaşım, bir kişisel gelişim ekolüne dahil olduğunu ve tanıtımına beni davet etmek istediğini söylemek için aradı. Anladım, benim tarafımı seçme vaktim çoktan gelmişti: Bu konuyla ilgili bilimsel olmayan hiçbir şeyle ilgilenmediğimi nazikçe belirttim ve yerimi ilgilenenlere bıraktım.

Şimdi, tam bu noktada,

Kurumsaldaki işini bırakıp spiritüel bir girişim kurmak isteyenlere üç naçizane önerim olacak:

1-Bireysel uyanışınızı, dünyanın uyanışıyla eşzamanlı sanmayınız. Sizin 2019’da keşfettiğiniz bir konsept 1970’lerde ortaya çıkmış olabilir. Çocuksu bir heyecanla tekerleği keşfetmiş gibi anlatmadan, savunacağınız konuları derinlemesine araştırın.

2.Neden kurumsal işinizi bırakıp koçluk vb. yapmak istiyorsunuz? Gerçek hayatın dertlerinden kaçmak için ise, yapmayın. Size, gerçek hayatın içinde yaşayan kişiler danışacak. Yorulduğunuz ve daha sakin bir hayat istediğiniz için yapmayın. 

3.İnsan psikolojisiyle uğraşmaya gönüllü olduğunuzun farkında mısınız? Karşınıza ruh sağlığı yerinde olmayan biri çıkabileceğinizi, sizin bunu fark edecek eğitime sahip olmadığınızın farkında mısınız? Gerçekten bu kadar ciddi bir alana alaylı girmek istiyor musunuz, kendiniz ve karşınızdaki adına bunun emniyetli olduğundan emin misiniz?

İki öneri de danışacak olanlar için;

1.Danışacağınız koçu çok iyi araştırın: Eğitimi nedir, tecrübesi nedir?  Ve kendisine mutlaka neden bu işi yapmakta olduğunu sorun. Dikkatlice inceleyin, şu anda nasıl bir hayat yaşadığına bakın, bu sizin istediğiniz hayat tarzıyla örtüşüyor mu? Örneğin boğazda kendi evinde yaşayıp bütün gün yoga yaparak hayatın anlamını bulduğunu söyleyen koçunuz 3 çocukla kurumsalda çalışan ve maaşla geçinen birine yeterince faydalı olabilir mi? düşünün. 

2.Anlatılanlara heyecana kapılıp yüzeysel olarak heyecan verici göründüğü için inanmayın. Hele ki size hızlı değişim, sonsuz mutluluk, daha önce tatmadığınız bir huzur vaat eden koçlara veya eğitimlere hiç itibar etmeyin. Böyle şeyler sihirli şekillerle olmaz, aniden ise hiç olmaz. Sorgulamaya, araştırmaya gönüllü olun.

Sanırım senelerdir kendi içimde tutup da kendime bile itiraf edemediğim şeyi önce tam olarak içimde bulmak, sonra da gönül rahatlığıyla dillendirmek bugüne kısmetmiş: Bilimselliğe dayanmayan tüm kişisel gelişim işlerinin; sonradan alelacele girişilmiş ve birkaç haftalık eğitimle kalkışılmış tüm koçluk işlerinin zırva olduğunu düşünüyorum. Böyle düşündüğüme artık eminim. Kendi adıma, bundan böyle koçluk adı altında herhangi bir işin içinde bulunmayacağımı biliyorum. Bugüne kadar içinde bulunduklarımla da eğitimini aldığım psikoloji bilimine ayıp ettiğimi düşünüyorum. 

Mumları yaktım, gerçek hayattan kaçtım, iş para ve patron müşteri düşünmeden nasıl mutluyum, gelin size de mutluluğu öğreteyim tarzlarına karşı ise hem temkinli, hem tepkili olmaya davet ediyorum.

Ne kadar tehlikeli olduğu konusu yeterince büyütülmeyen, çok tehlikeli bir oyun oynandığını düşünüyorum. İnsan psikolojisinin bir hevesle konuya girişmiş ve sistematikten uzak birilerine emanet edilemeyecek kadar önemli, hayati bir konu olduğunu hep vurgulamak gerektiğini düşünüyorum.

Ve kurumsaldan terk spiritüel girişimci adaylarına samimi bir not:

Belki de ihtiyacınız olan sadece kendinizi dinlemek, kendinizi iyileştirmek, yenilenmek, tatile çıkmak, yazı yazmak ya da  hayatınızda bir şeyi değiştirmektir. Bunlar yerine başkalarına yardım etme sevdasına girişmediğinize lütfen emin olun.

*Dünya ruh sağlığı günü şerefine olsun bu yazı, tam da gününe denk gelmiş.

Yeni Felsefem: Ilımlı Minimalizm

Uzun zamandır çok iyi biliyorum, çocukken hayran olarak gözlemlediğim sade giyinen, sade yiyen, sade yaşayan anneanneme özenmemden dahi biliyorum: Ben sadelikten yana bir insanım. 

Sadelik deyince ilk aklımıza gelen, az makyaj, doğal saç, sade giyim gibi maddelerin tümüne uyuyorum. Zaman geçtikçe, sadeliğin sadece bir moda akımı olarak değil, daha geniş bir çapta hayatıma iyi geleceğini düşünmeye başladım.

Bundan 5-6 yıl önce, çok yoğun bir iş, hem iş hem sosyal hayatla tıklım tıklım dolu bir ajanda, tıka basa dolu dolaplar, kredi kartları, üye olunan kurumlar derken hayatımın kalabalığının bana fazla geldiğini hissettim. O zamandan beri, konuyla ilgili daha çok okur, daha çok uygular oldum.

Minimalizmle ilgili dünyaca ün yapan The Minimalists belgeselini izlemek, Ege Erim ve Begüm Başıoğlu’nun Sade kitabını okumak, gardrobumu kapsül gardroba çevirmek gibi hamlelerle, tam olmasa da bir yarı-minimalist haline geldim. Kredi kartı kullanımını geçen yıl tamamen bıraktım, bir noktada sosyal medyada hiç iletişimde olmadığım ama duran kontaktlarımı temizledim.

Kafası sürekli çalışıp duran bir içe dönük için, dış ortamını sadeleştirmek çok da uyumlu bir seçenek. Sadelik, her şeyin üstüne gelmesini engelliyor, karmaşık ve yeterince gürültülü bir hayatta, sana ait olan alanı sade kılmak bir nebze olsun özgür hissettiriyor.  

Ancak, bu kah becerebildiğim, kah beceremediğim (Elimde zara torbalarıyla eve girdiğimde ‘Minimalizm hıhı’ diye bana takılan eşimin dediği gibi) felsefenin, son dönemde bir şekilde içime tam olarak sinmediğini, üstümden aktığını fark ettim.

Benim deneyimimde, sadeleşmek aynı zamanda bazı sorumluluklara veda etmek anlamına geliyordu. Ne özgürleştirici ve zaman kazandırıcı bir şey! Ancak uzun vadede, hayatın ancak sorumluluk alarak anlamlı hale geldiğini biliyorum. Son dönemde hayatıma giren iki büyük sorumluluk var: biri kendi şirketimi kurmuş olmak, diğeri çocuk sahibi olmak. Her ikisi de x gün boyunca hiçbir şey satın almama gibi konseptleri fazlaca sarsan durumlar. 

Yine de, her ikisinde de kendi minimalizmime ihanet etmemek için epey direndim. Örneğin şirketimi kurduğumda, tek başıma çalışmaya karar verdim. Bir şirket ismi, çalışanlar, maaşlar, hayatı komplikeleştirecekti, ne gerek vardı? Bum! Birkaç ay sonra görüyorum ve biliyorum ki, eğer başarıyorsan, büyüyorsan, hayat otomatik olarak seni daha büyük bir oyuna davet ediyor ve işte orada, sen tek başına kısıtlı olduğun için, bir ofise, çalışanlara, bir şirket olmaya ihtiyacın oluyor. Şimdi, şirketle ilgili neredeyse anti-minimalizm’e varan bir süratle tersine bir yolculuktayım.

Bebek odasını sade tutalım evet sade tutalım diye kendimi epey kastım, hamileliğimin 8. ayına kadar bebeğin odasında İkea’dan 3 mobilyadan başka hiçbir şey yoktu. Sonra bir gün odaya bakınca içime fenalık bastı, sıfır yaşında birini bir huzurevinde karşılamak gibi bir şeydi! Alelacele bulabildiğim ne kadar aksesuar, desenli motifli tablo vb. varsa aldım ve odayı kendi minimalizmime inat bir anaokulu gibi süsledim. Bence çok da güzel oldu!

Bu iki konuda hayat beni sadelikten yavaş yavaş yeniden kalabalıklaşmaya davet ederken, ben bu geçiş durumuna kulaklarımı tıkamayı, görmezden gelmeyi tercih ettim. Sanki eğer yaptığım minimalizm kaçaklarını kendime itiraf edersem, minimalizm tanrısı beni kırbaçlayacakmış gibiydim.

Ta ki çok saçma bir ana kadar; zaten o aha! anları asla kafa toplama tatillerinde gelmez ki, günlük hayatın ortasında en alakasız yerde gelip bizi bulurlar.

İşte hafta sonu ben de alakasız bir yerde, alakasız bir anda kendime yakalandım: alışveriş yaparken, bebeğime -gerçekten gereği olmayan ama ucuz- bir oyuncak daha alırken içimdeki minimalist denetçi beni yakaladı:

Buna gerçekten gerek var mı?

Sonra onu cevapladım:

Hayır, yok. Ama almak istiyorum. Çünkü sadece bazen fazladan bir oyuncak almak da güzel.

Bu aslında iki gün üst üste aldığım ikinci darbeydi. İlki, iki gün önce, bankama gittiğimde oldu. Şirketle ilgili finansal varlıklarımı çok sade tutma kararıyla başlayan yolculuğumda kendimi kredi kartları ve çeşitli hesap başvurularında buldum. Gerekli mi? Elzem değil ama, hayatımı kolaylaştıracak. Denetçi yine konuştu, ben de ona Böylesi daha kolay ve ben daha kolay olanı istiyorum. Çünkü enerjimi ve dikkatimi daha önemli şeylere yöneltmem gerekiyor.’ dedim.

Kıyafetler? Hala asla bir moda tutkunu değilim – ve olmayacağım da. Ama sırf dolabımda o amaca hizmet eden bir elbise var diye bir başkasını almama işkencesini kendime yapmak zorunda hissetmiyorum. Bir süre yaptım, ama bu Alman disiplini içimi darladı. Sonuçta sırf canım istedi diye bir elbisem daha olamayacak mı?

Benim için hayat daima dönemler halinde organize oldu – bence herkes için öyle, sadece çoğumuz bu şekil kutulara sığmadığı için kendimize dahi itiraf edemiyoruz. Sporu boşverdiğim dönemler, spora döndüğüm dönemler. Para harcamamaya çok dikkat ettiğim dönemler, canımın istediği şeyleri satın aldığım dönemler. Çok sosyal olduğum dönemler, kendime döndüğüm dönemler. Anladım ki, birbirinin zıttı dönemler birbirini takip edince, ancak bu şekilde benim döngülerim ilerleyebiliyor. Bir karar alıp da bin yıl herhangi bir felsefenin peşinden koşmak, bana iyi gelmiyor. Zaten Heraklitos’un dediği gibi, değişmeyen tek şey değişimin kendisi, değil mi?

Hayatımın bu döneminde, kendimi içimdeki kırbaçlı acımasız denetçiye yem edip habire ‘Niye bir tane daha aldın? Bu aksesuar elzem bir ihtiyaç mı? Kredi kartını unut! Ajandanı tıklım tıklım doldurma!’  diye beni tatsız bir disiplinle sadeleştirmeye çalışan bir hale sokmak istemediğimi fark ettim. Benim yeni kararım, ‘Ilımlı Minimalizm’. Büyük resimde, yine sadeyim, yine minimalistim. Konser organizasyonu tadında bir diş buğdayı organizasyonu yapmayacağım, manikürcü arabası gibi 50 ojeyle çekmecemi doldurmayacağım, şirketime sırf öyle alışılagelmiş diye binlerce matbuu bastırıp duvarlarına onlarca tablo asmayacağım kesin. Ama yeni bir dönem öyle gerektirdiğinde, ya da bazen sadece canım öyle istediğinde, artık minimalist olmamayı seçmek konusunda kendimi özgür bırakacağım. Bazen bir sonraki adıma atlamak için önce kalabalıklaşmak, sonra sadeleşmek gerekiyor, artık bunu biliyorum. Bazı dönemler hem materyel hem zihinsel açıdan dolma dönemleri: Okuyarak, satın alarak, yorularak. Bazıları ise sakinleşme zamanları; telefonları kapatarak, maillere bakmayarak, satın almayarak, az yiyerek. Yin’i ve Yang’ıyla bu ılımlı minimalizmi ben daha çok sevdim. Belki bunun üstüne yeni bir dönem de bir pro-minimalizm getirir, kim bilir?

Yeni atölye: Çokpotansiyellilik, 20 Temmuz’da!

Çevrenizdeki herkes hayattaki biricik yeteneğini veya mesleğini keşfetmiş ya da en azından kabullenmiş görünüyor. Standart bir iş, bir hobi, tek bir meslek… Normal olan bu olsa gerek. Oysa sizin durumunuz çok farklı. İlginizi tek bir meslek ya da konu çekmiyor. Üstelik çocukluktan beri böylesiniz. ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusuna her gün farklı bir cevap verdiniz. Onlarca farklı hobi kursuna gittiniz; meslek seçimi sizin için tam bir kabustu, hala seçtiğinize emin değilsiniz. Belki çok alan değiştirdiniz. Bazılarının dediğine göre maymun iştahlısınız, ya da sürekli daldan dala konuyorsunuz. Fakat böyle düşünseler dahi sizi şaşkınlık ve gizli bir kıskançlıkla izliyorlar, çünkü elinizi hangi işe atsanız başarılı oluyorsunuz. Hangi yaşta, hangi konumda neyle ilgilenmeye başlasanız evet, başarıyorsunuz! Çokpotansiyellinin tanımı tam olarak şu: Tek bir alana ilgi duymak yerine birden fazla alana ve konuya eşit derecede ilgi duyanlar.

İlk bakışta büyük bir zenginlik gibi görünen, fakat yönetmesi zor bir cevher; çokpotansiyellilik. Bu atölye, çokpotansiyelliliğini en verimli biçimde yönetmek; dağınık görünen bir hayatı noktaları doğru birleştirerek benzersiz bir başarı hikayesine dönüştürmeyi öğrenmek, enerjisini doğru kullanarak kaybolmuşluk hissinden doyumlu bir yaşam hissine geçmek isteyen tüm çokpotansiyelliler için.

Biletler: https://biletino.com/tr/e-63w/cok-yetenekli-cok-kararsiz-cokpotansiyellilik

Bu blogda konuyla ilgili daha önce yazdığım yazıyı şuradan okuyabilirsiniz. 

Eğer bu atölyede bahsedilmesinin anlamlı olacağı bir hikayeniz olduğunu düşünüyorsanız, bana yazabilirsiniz. 

Eğer bir blog yazarı / gazeteci iseniz ve atölyeye davetiye ile katılmak istiyorsanız gozdeattila@gmail.com’a mail gönderebilirsiniz. 

Gözünde yücelttiğin kişiyle tanış, kendine yol aç

Sınırlarımızı, kariyer hedeflerini, ah keşke noktalarını, gözde büyütülen yerleri konuşurken konu dönüp dolaşıp yine insana geliyor. Bir keresinde biz birlikte deniz otobüsünde yolculuk ederken eski patronum Roda Sezer ‘İnsan bütün sınırları kendisi kendine koyuyor.’ demişti. Çok etkilenmiştim, bu kadar basit söyleyince yüzüne soğuk su gibi çarpıyor.

İşte bu kendine sınır koyma meselesi, sandığımız gibi beni seni ve birkaç korkağı değil, hepimizi hatta en çok da hiç ummadıklarımızı derinden etkiliyor. ‘Onları’ ulaşılmaz sanıyoruz. Kim onlar? Ünlüler. Çok başarılılar. Kendi ortamında kıdemli olanlar, yani yöneticiler, direktörler, patronlar. Hiyerarşilerin ve medyanın ördüğü duvarlar belli ki birilerini insan-üstü olarak konumlandırmamız konusunda çok başarılı oluyor.

Gerçekten de önce bu kişilerin İNSAN olduğunu unutarak başlıyor herşey.

Kariyerle ilgili koçluk görüşmelerindeki aha! anları genelde çok basit insani yerlerde parlıyor:

-Peki bunu yöneticine söylemeyi denedin mi?

-Hayır!

O kadar ki, onlarla konuşulabileceğini, iletişime geçilebileceğini unutuyoruz. 

Bu günlük hayatta iletişim sorunlarına yol açabiliyor, ama bu küçük bir etki.

Büyük olan ise, o insanların bulunduğu yerleri ulaşılmaz olarak etiketlememiz.

Otomatik olarak onların bulunduğu mevkileri ‘onların yeri’ olarak etiketliyor ve kendi önümüze oraya giremeyeceğimiz inancından oluşan dev bir bariyer koyuyoruz.

Bu bana, birkaç sene önce yılbaşı döneminde Akasya AVM’deki bir tespitimi hatırlatıyor.Beymen’de bir kampanya vardı, yılbaşı üzeri, bereler 35 TL’ye inmişti. Mağaza bomboştu.

Bir üst katta LC Waikiki’de, bereler indirimsiz ve 35 TL’ydi, peynir ekmek gibi kapışılıyor, herkes hediye olarak bere alıyordu. Görünmez sınırlar, çoğumuzu çok pahalı olduğunu düşündüğümüz mağazalara girip bakmaktan alıkoyuyor. Aynı şey hayat için de geçerli.

Peki bu kara büyü nerede bozuluyor? Gidip o ulaşılmaz olarak konumlandırdığımız insanlarla insani bir sohbet başlattığımız yerde. Konu iş, projeler, mevkiler olduğunda; ortam ofis, sahne olduğunda maskeler kusursuz olarak yerinde durur. Sokakta, konu rütbelerden bağımsız paylaşılan insani özellikler olduğunda, maskelerin yerinden oynamaması imkansızdır.

Ünlü ya da otoritelerle tanışanlardan genelde gelen geribildirim ‘ne kadar samimi bir insanmış’ – ‘onun da çocuğu geceleri çok kalkıyormuş’ – ‘aslında o da ofiste çalışmayı sevmiyormuş’ şeklinde oluyor.

Gözümüzde büyüttüğümüz üst düzeylerle biraz sohbet, o insanlarla birlikte, gidemeyeceğimizi sandığımız mevkileri de bize ‘gidilir’ kılıyor.

Kendimize ördüğümüz görünmez duvarların bir bir tuzla buz olmasını sağlıyor. 

Bir yere gidebilmek için, önce o yerin gidilebilir olduğuna karar verebiliyor olmamız gerek. 

Bunu bir kez başarınca, artık ikinci adım olan ‘Peki ben oraya nasıl giderim?’ kısmı başlıyor.

İnanç meselesi hallolunca, nasıl’lar daima kolay olur. Bu durumda da öyle.

Kıssadan hisse, eğer çıkmak istediğiniz bir sahne, yönetmek istediğiniz bir şirket, yapıp karşılığında para kazanmak istediğiniz yaratıcı bir iş vb. varsa, halihazırda yapan insanı bulup tanışın, gözünüzde insanlaştırın. Sonra bir anda, herşey kolaylaşacak.

 

İstifa Sonrası 16. Aydan Haberler

İstifa sonrası döneminin zorluklarını, güzelliklerini, gelgitlerimi ve aslında kafamın karışık hallerini şu ilk yazımda yazmıştım. O yazıdan sonra çok fazla kişiyle mesajlaştık, konuştuk. Devamını yazacağıma söz vermiştim, işte geldim! Önce merak edilen, o yazının sonundaki iki sorunun cevabını vereyim: Evet, girişimciliğe devam etmeyi seçtim! Korkudan değil ama mecburiyetten sezeryanla doğum yaptım 🙂 Konumuza dönersek;

Kurumsaldaki işimden istifa edişimin 16. ayında, şirketini kurmuş, müşteri seçme lüksüne erişmiş, düzenli olarak çalışan, hatta yoğun çalışan biri haline geldim. Herşey artık düzenli, ve ben sonunda tarafımı seçmiş durumdayım, iyi ki! İyi ki yapmışım, iyi ki çok korksam da hemen kaçmamışım (çünkü genelde öyle yaparım!) 

Sizin için bu zamana kadar olan deneyimimi, yine birkaç maddede toparladım;

*Benim girişimciliğim tesadüfen bir başka çok hayat değiştiren sürece -hamilelik ve yeni anneliğe- denk geldi. Mümkünse hayati kararları aynı dönemde çakıştırmamak daha mantıklı olabilir, panikler binle çarpılıyor. Sağlam bir mücadeleydi, nasıl hepsini sıraya dizdim, nasıl bütün yenilikleri kucaklayıp bir düzen kurdum halen ben de bilmiyorum.

*Para, para, para! Girişimcilikle ilgili sürekli ilham veren hikayeler paylaşılmasına, kitaplar yazılmasına ifrit oluyorum. Evet, eğer maddi anlamda zaten güvendeyseniz ve tek ihtiyacınız olan şey motivasyonsa onları okuyun. Ama maaşı, sigortayı, düzenli geliri bırakmak sizin için hayati bir riskse yani bunlar hayattaki TEK gelirinizse, ilk düşünmeniz gereken şey para. Hatta ilk soru: Hızlı nakit akışımı nasıl başlatacağım? Şirketime nasıl sermaye sağlayacağım? Benim için; küçücük bir ücret olan şirket kuruluşu dahi öncelikle kazanılıp biriktirilmesi gereken bir paraydı.

*’Nişinizi bulmaya’ kasmayın! Girişimcilikle ilgili sayısız makale okudum, çoğu da global kaynaklardan. Hepsinin ilk önerisi ‘Bir niş bulmak!’ Yani alanınızı daratlmak; örneğin ‘Kıyafet satıyorum’ değil de, ‘Kilolu kadınlar için mayo satıyorum’ şeklinde bir daraltma yapmak. Bu doğru bir öneri mi? Kesinlikle, çok doğru. Mecburi mi? Kesinlikle değil. Ben istifa sonrası tam 3 ayımı kendi nişimi aramakla geçirdim. Ne yapsam içime sinmiyordu ve bir türlü arayarak bulamıyordum. Çünkü ben ‘marka danışmanlığı’ yapmak istiyordum ve başka bir nişe kendimi zorla kısıtlamak yapmacık geliyordu. 3 ayın sonunda, bir niş BULMADAN, marka danışmanı olarak ortaya çıkmaya karar verdim. 

*Kervan yolda düzülür! Hem bir önceki maddedeki NİŞ meselesi hem de diğer birçok konuyla ilgili. Ben 3 ayımı ‘peki tekliflerimi nasıl sunsam, peki web sitem nasıl olsa, peki şu hizmeti şöyle mi böyle mi sunsam…’ gibi başlangıç detaylarıyla geçirdim. Şimdi çok lüzumsuz olduğunu görüyorum. Şimdiki aklım olsaydı, istifanın ertesi günü direkt çalışmaya koyulurdum. Çünkü insana, hangi nişe yakın olduğunu, teklifin, sunumun en doğru halini ve daha birçok şeyi YAPTIĞI İŞLER gösteriyor. Bu süreçte en çok cevabı DÜŞÜNEREK değil YAŞAYARAK buldum. Müşterilerimden, geribildirimlerden, ihtiyaçlardan, sunumlardan, fırsatlardan, beni arayıp teklif isteyenlerden çok şey öğrendim. Kolları sıvayıp sahaya inmek kesinlikle önden her şeyi belirlemeye çalışmaktan daha iyi.

*Bununla birlikte, mutlaka önden bir fizibilite çalışması yapmak gerekir. Özellikle de mevcut işinizden farklı bir alana girişecekseniz. Ben bildiğim işi yapmak için sistemden çıktım. Bu birçok konuda 1-0 önde başlamanızı sağlıyor; sektörü, birçok müşteriyi ve tedarikçiyi tanıyorum, işin yapılış şeklini biliyorum, yıllardır yaptığım şeyi yapıyorum. Dolayısıyla benim fizibilite kısmını yapmam kolay oldu. Ancak kendi müşterilerimde çok gördüğüm bir hata, sadece bir ‘hayalin peşinden’ girişimciliğe atılmaları. Çünkü birçok motivasyon kitabı bunu teşvik ediyor değil mi? Pastacı mı olmak istiyorsun, hadi istifa et ve ol! Oysa doğrusu, ‘Pastacı mı olmak istiyorsun? Peki şu anda bu alanda kaç şirket var ve sen rakiplerinden nasıl ayrışacaksın? Bir pastacıya daha ihtiyaç var mı, evetse neden?’ gibi soruların cevabını EN BAŞTAN bilerek ilerlemek. Yoksa tutkunun peşinden balıklama atlamanın sonu genellikle hüsran oluyor.

*Girişimcilik feci hızlı bir öğrenme deneyimi, bu da benim gibi öğrenme tutkunları için geçek bir hediye. Kurumsal hayatta yılda 1 kez başınıza gelecek şeyler kendi işinizi yaparken her hafta 3-5 kere oluyor. Bolca soru, yenilik, farklı müşteriler ve iş tipleri, insanı daima aktif tutuyor. Çok hızlıca ders çıkarıp, vakit kaybetmeden bir sonraki deneyime aktarmak gerekiyor. Paslanmayan bir öğrenme eğrisi, enfes!

*’Müşteri seçmek’ diye birşeyi bana kendi işimi kurarken biri söylese gülerdim. Bu ne şımarıklık! Fakat özellikle de benim gibi tek başına çalışanlar için, doğru müşteriyi seçmenin ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Bunu hızla öğrenmek gerekiyor. Saygılı, gerçekdışı beklentileri olmayan, iyi niyetli, en önemlisi portfolyonuza yakışacak müşterilerle çalışmak bir ilke olmalı. Yoksa kötü müşterilerle zaman kaybederken kendi zamanınız boşuna tükeniyor. 

*Disiplin ve zaman yönetimine dair ne varsa okudum! Çünkü artık seni ‘push edecek’, motive edecek, geç kalırsan iğneyi batırıp rahatını bozacak, daha iyi yapman için teşvik edecek kimsen yok. Dolayısıyla demir gibi sağlam bir disiplin ve tıkır tıkır işleyen bir zaman yönetimi düzeni kurmak gerekiyor. Yoksa sessizce kaytarmak ya da sessizce yanlış işe fazla zaman ayırmak çok kolay.

*Endişe ettiğinin iki katı kadar çalış! Girişimcilikte en panik dönemim, 9 aylık hamile olduğum aydı. Sürekli, durmadan bebek için harcama yapıyorduk. Nasıl olacak, benim düzensiz gelirim bu yeni düzene nasıl adapte olacak? Ben nasıl çalışacağım, yenidoğan bebekle ilgilenirken işe ne kadar ara vereceğim? Bakıcı tutabilecek miyiz, tutsak da ben bebeği bırakıp ne kadar çıkabileceğim? Binlerce soru kafamda dönüp duruyordu. En sonunda yorulup ‘Tamam, vazgeçiyorum!’ dedim. Gerçekten de kurumsala dönmeye karar verdim. O hormon dengesi ve o panikle, bence normal bir karardı. Binbeşyüz şeyi birden düşünmek yerine ‘Lanet olsun bir ofise gidip geleyim gelirim düzenli olsun, sigortam da düzenli yatsın işte.’ diyiverdim. Ciddi ciddi 15 gün boyunca iş aradım. Durup dururken sürekli iş görüşmesi için aranan biriyken, yaptığım başvuruların hiçbirine dönüş olmadı, zar zor bir çok kötü şirkete görüşmeye gittim, onlar da ilk görüşmeden sonra aramadı! Çok şükür ki, süper vizyoner arkadaşlarım beni düştüğüm kara delikten gün yüzüne çıkardı ve bu saçma kararımdan hızlıca vazgeçip yoluma devam etmemi sağladı. Şimdiki aklım olsa, endişe ettiğimin iki katı çalışırdım. Yani oturup ‘nasıl olacak, nasıl olacak’ diye düşünmeye harcadığım vakti, daha fazla iş yapmaya ayırırdım. O zaman bir yandan ‘oluyor’ olurdu. Bir de biraz daha ‘güvenirdim’. Her şeyin zamanlamasına, zamanla düzene gireceğine. Control freak olmak her zaman -hatta hiçbir zaman!- çözüm getirmiyor.

*Arkadaşlık, girişimcilik serüveninde tekrar gözden geçireceğiniz bir kavram. Aslında tıpkı anne olmak, evlenmek gibi iş kurmak da hayati bir değişim ve diğerlerinde olduğu gibi bunda da ‘kimin gerçekten yanınızda olduğunu’ görüyorsunuz. Hayatın en önemli kavşaklarını birlikte dönemedikten sonra arkadaşlıkların çok bir anlamı yok. Tıpkı kurumsalda olduğu gibi, girişimcilikte de ‘Uu baby, bu benim için bir gelir kapısı mı?’ bakış açılı bir kitle gelip sizi bulacak, bir anda über samimileşmeye çalışacaktır. İtibar etmeyiniz. Bu kişisel bunu belli etmeden bile yapamayacak kadar akıllı değildir genelde, tanırsınız. Gerçek dostlarınız, bir üst maddede bahsettiğim gibi, düşünce sizi kaldıracak, sizinle aynı heyecanı duyacak, apayrı kulvarlarda olsanız da kalben sizinle olacak olanlardır. Zaten, yine tek kişi çalışan biri olarak, hem de bir anne olarak, gerçekten arkadaşlık konusuna o kadar az vakit kalıyor ki, kıymetli olan birkaç kişiyle buluşmak ve o değerli vakti hakikaten onlarla harcamak büyük önem kazanıyor.

*Networking’in yeni hali: dolu dolu networking! Yıllardır networking meselesini -aslında kısaca insanları daha yakından tanımayı- çok seven biriyim, çevrem geniş ve sürekli genişler. Fakat kurumsalda çalışırken yıllar içinde çalıştığım onca insanla sadece arkadaş olduk. İş anlamında, başka bir şirkette çalışırken -eğer CEO veya üst düzey değilsen- networking’den iş bağlantısı çıkarmak kolay şey değil, hatta genelde gerekli de değil -prim usulüyle çalışmıyorsan-. Fakat kendi işini yaptığımda ilginç bir deneyim yaşadım, yeni tanıştığım heri ki kişiden biri ya müşterim oldu, ya bana bir müşteri önerdi! Kendi işinin sahibi olduğunda, seninle tanışmak direkt olarak iş ilişkisi başlatabiliyor. Bu da şahane bir şey. Tılsımlı bir şekilde, yüzyüze tanışmak hala en iyi networking yöntemi-bence. Ama Linkedin’den mesaj üzerinden de çok fazla kişiyle yüzyüze tanıştık ve görüşüyoruz, çalışıyoruz, bu da şahane.

*Zaman çok az! Henüz yapmak isteyip de yapamadığım ÇOK şey var. Ama maalesef kısıtlı zamanda hepsini bir sıraya koymak gerekiyor, her şey aynı anda yapılamıyor. Bu da insanı sinir eden birşey çünkü, ’Tam potansiyelimi gerçekleştireceğim, gün bitiyor!’ şeklinde bir hayat oluyor:) Yine de yavaş da olsa bir bir hepsini gerçekleştirebilmek için çok iyi bir plan-program yapıp sadık kalmak gerekiyor. Ve sabretmek, evet anneliğin bana en büyük katkılarından biri, sabretmeyi öğrenmek!

Anlatacak daha çooook şey var. Yine dönem dönem yazacağım, belli konular özelinde de yazacağım.

Hatta pek yakında inşallah YouTube kanalımda da anlatacağım 🙂

Daha da yakını, 22 Haziran’da, Gizem Şahan ile birlikte bu konuyla ilgili çok sıkı içreriği olan bir atölyemiz olacak: İstifa mı, Devam mı?

1

Kararsızsanız ve benim gibi bu soruyu kendinize 10 yıldır sorup duruyorsanız, gelmenizi mutlaka öneririm.

İyi haftasonları!

 

Hikaye Anlatımı Bazen Antipatik Olabilir

Son birkaç yıldır, hikaye anlatımı meselesi bir tılsımlı değnek gibi hayatımıza girdi. Hem markalar, hem kişiler için; iknadan satışa, imaj yaratmaktan bilinirlik artırmaya her konuda başvurulan bir yöntem oldu. Hikayeleri sevmemiz çok eskilere dayanıyor, insan hikaye anlatarak ve dinleyerek evrilmiş, alışığız ve hoşumuza gidiyor.

Pixar’dan Andrew Stanton’un ünlü TED konuşmasında dediği gibi, ‘İnsanlar 4’ü değil, 2+2’yi isterler.’ Gerçekten de hikaye anlatımının çok iyi çalıştığı yerler var; mesela bir reklam içeriğini okumayacakken, sırf bir marka iyi bir hikaye anlattı diye o hikayeyi okumuş olursun. Böylece marka da çaktırmadan sana reklamını okutmuş olur. Zaten işin en büyük kurnazlığı burada: Hikaye anlatımı, normalde okunmayacak içeriği okutur.

Peki, ya zaten okuyacağım bir kitabı almışsam? Son bir ayda, iki kitabı aşırı hikaye anlattığı için bıraktım. Biri, Chris Voss – Sen Bitti Dediğinde. Diğeri, Atul Gawande – Checklist Manifesto. İkisi de belli bir amaca yönelik kitaplar, biri müzakerenin inceliklerini, diğeri hayatta checklist’ler yapmanın faydasını anlattığını iddia ediyor.

Fakat artık kalıplaştığı üzere, her ikisi de konuya hikayelerle başlıyor. Buraya kadar sorun yok. Fakat hikayeler bitmiyor! Her bölüm, sayfalarca hikaye içeriyor. Çeşit çeşit insanların, şehirlerin, olayların bitmek tükenmek bilmeyen hikayeleri. Uzun uzun tasvirler. Niyetin bir konuyla ilgili net bilgiler öğrenmekken, mecburen ‘New York’ta güneşli bir haziran sabahıydı…’dan konuya girmek zorunda kalıyorsun.

Her iki kitabı da yarıda bile diyemeyeceğim, başında bıraktım. Sadece bilgi edinmek için aldığım bu kitapların hikayelerle dolu formatı beni biraz kandırılmış hissettirdi ve fazlaca yordu. O zaman düşünmeye başladım, normalde ben de hikayeleri severim. Peki beni rahatsız eden neydi?

Şöyle bir formüle vardım:

Eğer, normalde ilgilenmeyeceğim bir konu, ilgimi çekmeye çalışıyorsa, hikaye iyidir.

Eğer, söz konusu olan zaten ilgilendiğimi satın alarak beyan ettiğim bir içerikse (mesela bir kitap), hikaye değil, aradığım cevapları duymak istiyorum.

İlk seçenekte, hikaye konuyu ılımlaştırıyor, bir nevi konuyla senin arandaki buzları kırıyor.

İkincisinde ise, bir türlü sadede gelemeyen sıkıcı bir sohbet arkadaşı bir partide seni kilitlemiş gibi oluyorsun.

Bu ayrımı markalar nezdinde de iyi yapmak son derece önemli. Eğer potansiyel bir müşterinin dikkatini çekmeye çalışıyorsak, hikaye anlatımı en iyi dostumuz olabilir. (Örneğin bir şirketin direkt ürün bilgisi vermek yerine, o ürünün hikayesini anlatması.)

Ama eğer bizden bilgi almaya çalışan bir tüketici söz konusuysa, lafı dolandırmak (Örneğin; fiyat için tıklayın, linkine tıklayınca şirketin kuruluş hikayesinden başlayan bir metin koymak…) o müşteriyi kaybetmeye bile sebep olabilir.

Tavşanlarla Gelen Mutluluk: Hedef Kitlemiz Zengin Anneler

Reklam ajansında çalıştığım zamanlarda, anne-bebek markalarına bakmayı hiç sevmezdim. Neresinden tutsan samimi olmayan bir kategori. Annelere sorsan ‘hiçbiri çocuğuna abur cubur yedirmiyor’, ‘yeter ki çocuğunun kıyafetleri temiz olsun başka hiçbir arzusu yok’. Markalara baksan, sürekli bir ideali kakalamaya, haliyle hassas olan anneleri en zayıf noktalarından vurup onları çocuklarına para harcayarak daha iyi anne olabileceklerine ikna etmek için uğraşıp duruyor.

Anne olunca, bu feci ikiyüzlü kategoriye antipatim 10 kat daha arttı. Bu sıralar en çok takıldığım da, bir Türk girişim trendi olan ‘Hadi ya X tuttu mu, öyleyse hemen 20 tane daha X şirketi kuralım’ başlığı altında aşırı hızlı türeyen ‘Anne-Bebek Shop’ları.’

Mağaza ya da marka demek istemedim. Zira adlarına ve iletişimlerine bakarsanız hepsinin bir ayağı yurtdışında gibi görünüyor. Azıcık araştırınca ise merkez ofislerinin Bahçelievler ya da Maslak’ta olduğu bilgisine ulaşmak zor değil. Onların işe girişirken, uzaktan sektörü dikizleyip hızlıca formülize ettiklerine inandıkları fikir şu:

Oha bu işi ben de yaparım!

İki bez alırım, üstüne yabancı isimli bir marka koyarım, 4 TL’ye alır, 40 TL’ye satarım!

Bu sistem üzerinden işe girişip ‘Neden olmuyor? Neden satamıyorum? Neden kar edemiyorum?’ diyen birçok kişiyle de görüşme şansım oldu. Marka danışmanlığı almak istediler, ama sorunları maalesef marka olup olamamaktan çok ötede bir yerdeydi.

Daha derine ineceğim ama önce şunu söyleyeyim, bütün bunları bana yazdıran ne oldu? Bu sabah yaşadığım olağanüstü deneyim.

Anne olduktan sonra, bebek ihtiyaçlarımın neredeyse tamamını internetten sipariş ettim. Çok basit iki sebebi vardı. Bir bebekle evden çıkıp mağaza gezemiyordum. İki, kesinlikle internette daha ucuz oluyordu.

Birinci kural:

Bir şey renkli boyanmış rafların üzerinde satışa sunuluyorsa, piyasada bulabileceğiniz en pahalı fiyattan satılıyordur.

İnternet konusu mantıklı, rekabetin coğrafya tanımadığı bir ortam. Mesela, Philips dijital termometreyi, herhalde çevremdeki 1 km içinde en az 10 mağazada satılıyorken, Antalya’da bir eczaneden sipariş ettim. Çünkü fiyatı %25 daha uygundu.

İkinci kural:

Annelerin bebekleri için ‘en iyisini istiyor’ olma halleri, aynı şeyi daha pahalı almak istedikleri anlamına gelmez.

Ben Saint Michel’de okurken, kolej halkının bir giyim tarzı vardı. Bizler de almıştık. Barbour mont, Lacoste hırka, gömlek ve sırt çantası, Burlington çorap, George Hogg ayakkabı, Agatha toka. Düşünüyorum da, hayatımda bir daha hiç üzerimde 15 yaşımda giydiğim bu kombin kadar pahalı bir kombin taşımadım.

Şimdi bakıyorum, cadde anneleri arasında yine aynı kombinin bebek versiyonu var: Bugaboo puset, Deux Lapins müslin, Sophie La Giraffe diş kaşıyıcı – ve niceleri. Bebekler için de muhtemelen, eğer Sabancı’nın oğlu değillerse, benim Saint Michel kostümüm gibi, ilgili kategorilerde hayatlarının en pahalı deneyimi oluyor. Bir daha ne zaman 175 TL’lik bir kürdanla dişlerini karıştıracaklar mesela?

Neyse, konumuza yani bu sabahki harika deneyimimize dönelim. Bu kez bir ihtiyacım oldu, dedim ki bunu da internetten almayayım görerek alayım. Hatırladım, evimize çok yakında bir anne-bebek shop’u var. En sevdiğim, konsept mağaza olanlardan, renkli raflar ve renkli fiyatlar yani. İnternetten baktım, aradığım şey -beşiğin dört tarafına takılacak minder – evet yani sünger- 175 TL’ye satılıyordu. İyi, güzel, piyasa fiyatına yakın. Deseni de güzel. Hadi dedim gidip alayım. Can’ı pusete koydum, çıktık.

Mağazanın önüne gittik, daha açılmamıştı, meğer 10:30’da açılıyormuş. Butik tabii, 10’da açılmayabilir. Tamam dedim, bekledik biraz gezdik ve baktım tam 10:30’da ışıkları yandı. Bu pozitif duygularla içeriye ‘Tam saatinde açtınız ne süpersiniz!’ diyerek girecektim ki, dünyanın en nemrut suratlı bir kişisi bizi karşıladı. Ben gülerek MERHABA! dedim, o da ‘Allah kahretsin yine müşteri geldi’ bakışıyla ‘Hış geldınız…’ dedi. Yüksek fiyatlı ürünler satan mağazalarda asgari maaşla çalışıp, gelen müşteriyi eziklemeye çalışan satış danışmanı kitlesi de en sevdiğim. İşe girdiği gün hemen bu kimlik yapışıveriyor, sanırsın 20 yıldır Vakko’da creme de la creme’e çatır çatır satış yapan hakiki başarılı bir satışçı.

Aradığım şey, adına ‘beşik kenar koruyucu’ deniyor, tam girişte duruyordu. Dedim, ‘Bundan almak istiyorum, ne desenleri var?’

‘YALNAZ O SATALMAYOR, SİPARİŞ ALAYORUZ ÖLÇÜLERE GÖRE YAPAYOROZ, O ÖRNAAAK…’ dedi.

Aa peki, dedim, sipariş vereyim, başka desen var mı bu gördüğümden?

İNTERNETTEN Mİ BAKTANAZ? diye sordu. Evet dedim.

‘ORDAKİ DESANLAR VAR İŞTEEE…‘ dedi. Tabii ki zahmet edip göstermedi.

Peki, dedim, fiyat nedir?

BEŞİĞİN DÖRT KANARINA MI İSTİYORSUNAZ? diye homurdandı.

Yok canım, bir kenarına istiyorum 4te 1 ihtimalle çocuğun parmaklıklara çarpmamasını istiyorum, diğer yanlara çarparsa kaderi böyleymiş deriz…

Evet dedim, tabii! Eline bir hesap makinesi aldı, hesapladı da hesapladı. Bence sürekli sıfıra basıp durdu.

‘BEŞYAZ LİRA.’ dedi.

Hee dedim, internette 175 idi. Peki, bizim için bu bütçe çok yüksek, hoşçakalın… dedim. Yarım ağız bir ‘GÜLA GÜLA’ dedi.


Müşteri deneyimi mevzusuna inanılmaz takığım ve yaşadığım hem iyi hem kötü deneyimleri bundan sonra çok paylaşacağım. Çünkü faydası olduğunu gördüm.

Bu nasıl bir müşteri deneyimidir şimdi? Başta anlattığım gibi ‘Ya herkes iki ayıcık bir zürafa desenli bezler alıp 10 katına satıyor, ben neden bu işe girmeyeyim ki?’ motivasyonuyla kurulan bir şirket muhtemelen. Öyle olmasa, deneyim böyle olmaz.

Ne yazık ki, bu mantıkla şirket ya da marka kurulmaz.

Aynısının bir de internet versiyonları var. Alibaba’dan 3 dolara alıp burada 300 dolara satanlar, müşteri hizmetlerinde plaza dili kullanan ve burnundan kıl aldırmayanlar.

O MUU? O, BEBEĞİNİZ MAMA YERKEN MAMA KABIYLA BEBEK ARASINDAKİ MİLİMETRİK BOŞLUĞA MAMA DÜŞERSE ONU ALGILAYIP NİNNİ ÇALAN OTOMATİK MİNİ RESEPTÖR.

Saçmasapan gereksiz ürünler, bebeklerin bebek olduğu için ömrü genellikle en fazla 1-2 ay olan ürünler. Fahiş fiyatlar. Anneler arası gösteriş yarışları. Hiçbir katma değeri olmayan ve çok cool bir şeymiş gibi pazarlanan anne-bebek ürünleri. En sevdiğim. En sevdiğim.


Ha ben de beğenmiyor muyum? Hiç almadım mı. Aldım, bir kere. Can’ın odasına bir perde tutucu aldım. Yine aynı heyecanla sektöre girmiş, ne yaptığını pek bilmeyen bir markadan. Sonra baktım yavaş yavaş ürünleri azaldı, Instagram paylaşımları azaldı… Bir gün önce çok luxury takılıyordu, bir anda %50 indirime girdi, satış kaygısı başladı… Belli ki yine ortada hevesli ve hesapsız bir atılım, plansız bir hayal vardı.

Üçüncü kural

Sanıldığı gibi, yabancı bir isimle tülbent ve organik tulum satarak, %90 kar marjıyla uzun vadede ayakta kalınmıyor.

Bir annenin, çocuğuna standarttan biraz farklı birşey alma arzusunu çok iyi anlıyorum. Tasarımlar, farklılıklar insanın ilgisini çekiyor. Hele ki evin içinde kaka-meme-uyku üçgenine sıkışıp kalmış yaratıcı, tasarımsever anneler için bir nefes oluyor. Fakat şu anki şekliyle bu anne-bebek kategorisine bir mağaza alıp, içini rengarenk boyayıp girelim, voliyi vuralım modeli bu ihtiyacı karşılamıyor. Belki bir süre birkaç hevesli kişiye satış yapılıyor, sonra işler duruluyor, markalar unutuluyor, dükkanlar kapanıyor.

Dördüncü ve son kural

Instagram, markalar için bir ‘zaman hızlandırıcı’ değildir.

Dijital, pazarlama ve markalar için dünyayı değiştirdi ve hızlandırdı, doğru. Ancak hızlanan şey sadece, tüketiciyle iletişime geçme süresi. Bir girişimin oturması, bir markanın köklenmesi için hala eskisi kadar uzun zaman ve tutarlı çaba gerekiyor. Bunu anlamak istemediği için, hevesli ve kategorideki fırsatı görüp atlayan anne-bebek girişimcileri ‘iki tavşancık bir aslancıkla voliyi vurma’ rüyasından erken uyanmak zorunda kalıyor.

Ben bebekle ilgili birşey almak istediğimde, halalarımı düşünüyorum. Karadenizli kalabalık bir aile olan, birinin 4, birinin 5 çocuğu olan halalarımı. Bu ürünlerin hiçbirini tüketmemiş, müsline tülbent denen zavallı dönemde doğmuş, tulumları organik olmamış çocuklarında şükür ki gelişimsel bir sorun yok. Anne-bebek shop’çuluğunun bunca çığırdan çıkmadığı bir dönemde çocuk büyüttükleri için belki de şanslılar. Daha masum ve elde olanla bebek büyütmek belki de en huzurlusudur.

 

 

Gözümde Büyüttüğüm Şeylerin Aslında Çok Küçük Olması

Yakın zamanda kendinizden 10 yaş küçük biriyle, onun kariyeri, okul seçimi, sevgilisi, arkadaşlık sorunları ile ilgili konuştuysanız çok iyi bilirsiniz. Bazı yaşlarda, bazı dönemlerde, bazı konular insana dev görünür.

Continue reading “Gözümde Büyüttüğüm Şeylerin Aslında Çok Küçük Olması”

‘Hayalindeki Kariyer’ Mitinin Sonu

Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür ya; kariyer için de durum genellikle böyledir: 

Hiçbir zaman hayalindeki kariyer, içinde bulunduğun kariyer değildir.

Bu aslında bize son yıllarda çok iyi pazarlanmış bir konsept. Önce kişisel gelişim endüstrisinin pompaladığı ‘Ne istersen olabilirsin’ (bedellerinden bahsetmeden) koşullanması, sonra ‘Sen en iyisine layıksın’ özgüven yüklemesi (yine bedellerinden bahsetmeden) bizi bu hale getirmiş olabilir.

Özellikle son dönemde yeni çalışma şekilleri ortaya çıktıkça, eski ve geleneksel olanı lanetlemek bizim için popüler bir akım oldu. Çok da haksız sayılmayız; 4 Saatlik Hafta’da Tim Ferriss nasıl otomasyon ve pasif gelirle haftada 4 saat çalışarak yaşadığını anlatınca, 100 Dolarlık Başlangıç’ta Chris Guillebeau insanların nasıl sadece 100 dolarla kendi işini kurup zengin olduklarını anlatınca insanın ağzı sulanıyor.

İnsanız, konu daha az emek, daha çok yemek olduğu her durumda ağzımızın sulanması son derece doğal.

Bir yandan hakikaten özellikle dijital araçlar, dolayısıyla online olarak herhangi bir yerden çalışma lüksü, iş dünyasının gitgide hızlanması hayatımıza çevik takımlar, home office gibi güzel ve faydalı açılımları getirdi. Dışarıdan çalışmak demişken, Location Rebel gibi bloglar, çok sıfırlı maaşlar getiren kurumsal finans işini bırakıp dünyayı gezerek çalışmaya başlayanların hikayelerini bize ballandıra ballandıra anlattı. 

Bunları okuyup gördükçe, insanın hayalindeki kariyer, mevcut kariyerinden yıldızlar kadar uzakta gibi geliyor.

Bir ay kumsalda, bir ay dağlarda çalışıp, üstelik haftada 4 saat çalışıp gerisinde otomatik para kazanacakken, 9-6 ofise gitmeyi hangi akıllı ister? 

Konu elbette sadece mekan ve zamandan ibaret değil. Bir de şu ‘otoriteden kurtulmak isteme’ hali var.

Bir kafeye girip merhaba deseniz, insanların %90’ının yöneticisinden veya üst yönetimden şikayetçi olduğunu çay üstüne çay içerek dinleyebilirsiniz. Malum, şikayeti severiz, hem nazarı uzak tutar hem de kolektif negatifliğe aidiyetimizi kuvvetlendirir. Yöneticilerden bu denli şikayet eden bu topluluk, bir yandan her gün girişimci hikayelerine maruz kalır. Yarı yaşlarındaki ya da kendilerinin yarısı kadar bile eğitim almamış ‘çocuklar’, kendi start-uplarını kurup alıp başlarını yürümektedirler, üstelik kendilerinden CEO diye bahsedilmektedir.

Elindeki bilgisayar, yok yok hatta cep telefonu, hemen şu anda otomatik gelir yaratman için her imkanı sana sunuyor. Örneğin, bildiğin konuda Udemy’ye bir kurs kaydedersin, insanlar sen uyurken indirdikçe sen para kazanırsın, ballı börek! Amazon? Tabii ki! Çin’den getir, Amerika’da sat, dükkan para bassın, sen keyfine bak!

Allah aşkına, istediğin yerden, azıcık çalışıp hatta çalışmazken bile para kazanıp kendi patronun olmak varken, ofisteki işinde tıkılıp kalmayı kim ister? 

Buraya kadar her şey pembe panjurlu. Sorun yok.

Fakat bir çizgiyi atladık. Aradaki EMEK ve TUTARLILIK konusunu.

Maalesef girişimcilik hikayelerinin sadece sonuç kısımlarını okumayı tercih ediyoruz. Halbuki ister haftada 4 saatlik, ister başlangıcı 100 dolarlık olup da başarılı olan tüm işlerin ardında çok ciddi bir TUTARLI çalışma var. Hiçbir evet hiçbiri bir gecede başarılı olmuş şirketler – kişiler değiller.

Sistematik çalışmak, düzenli emek vermek, pes etmemek gerçekten de yeni dönem girişimlerinin başarıya ulaşma şansını artırıyor. 9-6 çalışırken yapılan büyük bir hata, bu sistemden çıkmanın ve onun yerine hayalindeki kariyer’e geçmenin seni daha RAHAT, STRESSİZ yapacağı düşüncesi. Bürokrasiden, sürekli bütçelerle uğraşmaktan, işin sıkıcı kısımlarından kurtaracağı düşüncesi.

Yani çoğu kişinin hayalindeki kariyer, yorucu, sıkıcı ve stresli işlerden kurtulacağı bir durum. Evet, sadece bu kadar. Örneğin kurumsalda çalışan biri, ‘pastane açacağım’ diyor. Hayalindeki kariyerin bu olduğunu düşünüyor çünkü pastane açmak deyince aklına gelen resim kareleri; pembe cupcake’ler, önlük takmış gülümseyen kendisi, mutlu müşteriler. Bu işin arkasında da en az mevcut işindeki kadar yorucu bir emek olacağını düşünmek istemiyor. İşte birçok istifa bu nedenle mutlu sona ulaştırmıyor. 

Yine ilginç bir şekilde, kimsenin hayalindeki kariyer muhasebeci ya da ofis boy olmak değil. Herkes resssam ya da dijital bir girişimci, şarkıcı veya konuşmacı olmak istiyor. Olamaz mı? Tabii ki olabilir. Ama bu işlerin aklımızdaki ‘resim’lerine göre karar verip, gerektirdiği emeği göz artı etmek, yanlış bir kariyeri hayal etmemize sebep oluyor. Çoğu zaman seçtiğimiz şey ‘hayalimizdeki kariyer’ sanırken aslında TÜM işlerin mecburen gerektirdiği sorumluluktan kaçmayı seçiyoruz. Bu da hiçbir iş kolunda maalesef başarıyı getirmiyor.

Bu yüzden seçim yaparken ‘Acaba benim asıl olmam gereken ne?’ sorusu kadar önemli bir soru ‘Acaba ben bunun gerektirdiği emeği uzun vadede vermeye hazır mıyım?’ olmalı. Belki de, sadece çok çalışmaktan yorulmuşsunuzdur ve ihtiyacınız olan kariyer değişikliği değil, kısa bir tatildir.

Mayıs ayında bu konuyla ilgili keyifli bir workshop yapacağız: İSTİFA MI, DEVAM MI?

Detaylarını pek yakında yayımlayacağım. Kaçanlara ve kalanlara huzurlu bir haftasonu dileğiyle.