Yazılar

Çocuk da Yapamam, Kariyer de!

Elif Şafak’ın Siyah Süt kitabının çıktığı günleri hatırlıyorum. Sene 2007. Ben 21 yaşındayım. Kitabın konusunun yazdığı bir haberi okuyorum: Elif Şafak kitapta, doğum sonrası depresyonundan, bebeğinden nasıl nefret ettiğinden bahsediyor. O anda yüreğimde oluşan derin dehşet ve kınama hissini bugün gibi hatırlıyorum. İçimden hemen şu yaftayı yapıştırıyorum:

‘Ya entellektüellik diye ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz, ayıp be!’

Bunu söyleyen ben, çocukluğundan beri en sevdiği şey okuyup yazmak olan biriyim. Öyle ki bir gün, o zamanki-ve daimi en yakın arkadaşım Hande (Birsay) bana ‘sen büyüyünce çok entel biri olacaksın’ dediğinde çok alınıp ona birkaç gün küsüyorum. Çünkü entel dantellerin çirkin ve bakımsız kızlar olduğunu düşünüyorum. Sonra barışıyoruz. İkimiz de hem entel, hem dantel, hem başarılı kızlar oluyoruz. Hande @hihieved’i yazıyor, ben reklamcı oluyorum.

Hande ile Saint Michel bahçesinde (1997) ve benim düğünümde (2016).

Hande ile Saint Michel bahçesinde (1997) ve benim düğünümde (2016).

Ama nedense Elif Şafak’ın bu kitabının ilanına bakarken, Koç Üniversitesi 2. sınıfta Psikoloji okuyan aklıbaşında ve aydın bir genç kadın olmam beklenirken bu yorumu yapıştırıveriyorum içinden. Çünkü çocuk konusunda görüşüm çok net, bir sürü çocuğum olsun istiyorum. Sürekli 20 çocuğun ortalarda olduğu bir ailede büyüdüm ve Karadenizli halalarıma hep söylediğim bir şey var:

Ben de sizin gibi 4-5 çocuk yapacağım.

Tek çocuğum ve çok çocuklu evlere çok özeniyorum. Çünkü oyun bittiğinde onlar 4er 4er evlerine gidip oynamaya devam ediyorlar ve ben tek başıma kalıyorum. Bu yüzden evcilik oynarken bütün bebekler hep benim çocuğum, ve oyunlarda hep annelikten kan ter içinde kalarak bütün bebeklerime yemekler yedirip altlarını değiştiriyorum. Öyle ki, bebeklerimden oluşturduğum bir sınıf bile var:

No alt text provided for this image

21 yaşında, henüz ilk ciddi ilişkim yeni sonlanmış ve çocuklu bir hayatın yakınında bile değilken, Elif Şafak’la empati yapmam mümkün değil. Onu kınayıp kenara atıyor, kendisinin eserlerini bir daha okumama kararı alıyorum.

Kadınlık ve erkeklik konsepti, toplumsal cinsiyet rolleri gibi konular, o zamanlar üstüne düşündüğüm konular değil. Aslına bakarsanız, hiçbir zaman sıcak gündemimde olmuş konular değil. Fakat kendimle ilgili bildiğim birkaç şey var.

Hayatının bir noktasından sonra, maskülen enerjisi baskınlaşmış bir kadınım.

Bu organik olarak olmadı, bunun neden ve nasıl olduğunu çok iyi biliyorum, iki sebebi var:

1-Annemle babamın trajik boşanmasının olduğu gün, ağlayarak odamda kendime bir söz veriyorum:

Bundan sonra erkek gibi güçlü olmalıyım çünkü artık babasının küçük kızı değilim, artık babam yok ve ben tek başımayım. Kendi ayaklarım üstünde durmalıyım.

Yaşım, 14.

2-Çekingenliğimi yenmeye kesin olarak karar verdiğim gün. Bu konuyla ilgili bir sene boyunca okuyup durduktan sonra artık aksiyon almaya karar veriyorum ve benim için dışa dönük görünmenin yolu, daha erkeksi aksiyonlar almak; güçlü bir el sıkış, yüksek bir ses. Çünkü okuduğum Amerikan kişisel gelişim kitapları da bunu pompalıyor. Eril gücümden daha fazla faydalanmam gerektiğine karar veriyorum. Yaşım, 17.

Ve böylece, çevremden ‘güçlü, erkek gibi, tuttuğunu koparan’ gibi sıfatlar duymaya başlayan bir kadına evriliyorum. İş hayatına girmek benim gibi hem içe dönük hem fazla hassas bir ruh için çok fazla. Çok zor ve yıpratıcı geliyor. Yine kendimi çözmeye çalışıyor, yine sosyal anksiyeteyi, içe dönüklüğü, çekingenliği okuyor, anlamaya kavramaya çalışıyorum. Halen, üstümde eğreti duran ve sadece dışarıya görünen kalıplarla, -mış gibi yaparak kendimi güçlü hale getirmeye çalışıyorum.

Bu arada bir durup babamdan biraz bahsetmekten de fayda var, babam hep oğlu olsun istemiş biri, bunu söylemekten de çekinmez. Ben doğunca, bir oğlandan beklediği ne varsa bana yıkıyor;

‘Sen daha tek başına dışarı çıkmıyor musun? Ben senin yaşındayken Eminönü’ne gider, babamın mallarını alırdım!’

(12 yaşındayım.)

‘Sen bu şirketi yöneteceksin, büyük bir iş kadını olacaksın.’ (Sonradan iflas edecek olan kendi şirketinden bahsediyor. Ben 8-9 yaşlarındayım ve hayalim, evde dükkancılık oynadığım yazar kasayı çok sevdiğim için, büyüyünce kasiyer olmak.)

Çekingenliğimi, sesimin hiç çıkmamasını, arkadaşlarım kadar yırtık olmamamı hep küçümsüyor. Sürekli, ‘olmam gerektiği gibi olmadığım’ mesajını alıyorum.

No alt text provided for this image

Gel zaman git zaman, kariyere ışınlanalım, 2014’e. Kariyerimde 5. sene. Ajansta çalışıyorum, fakat doğru gitmeyen bir şeyler var: Çok mutlu olsam da, yoğun bir telefon trafiği, sürekli pazarlıklar, sert diyaloglar, onlarca erkekle birlikte çalışıp onlara iş yaptırabilme çabası beni çok yoruyor. Ruhumun tükendiğini hissediyorum. Fakat yukarıdan sürekli gazı alıyorum ‘Sen başarabilirsin, çok iyi başarıyorsun, sen yaparsın, sen harikasın!’ Ben de kendimi gazlamaya devam ediyorum.

No alt text provided for this image

Sene 2016. Artık tamamen erkek egemen bir sektördeyim, ve yanımda örnek alabileceğim, bu sektörde yönetici olmuş harika bir kadın var. İşini çok iyi yapıyor, beni de çok başarılı buluyor. Gerçekten başardığımı ve fark yarattığımı hissediyorum. Fakat aynı zamanda ilk kez, cinsiyet rolleri üzerine adam akıllı düşünmeye başlıyorum; çünkü 9 erkek 1 kadın gibi dengelerin olduğu toplantılarda, ‘ne söylediğin, ne yaptığın’dan ziyade kadın olmanın her zaman bir alt okuması olduğunu hissediyorum. Erkek egemen sektörlerde birçok markayla çalıştım. Bu sektörlerde yüksek mevkilerdeki kadınların bu durumla nasıl başa çıktıklarını hatırlamaya çalışıyorum: Kimi tamamen erkekleşmiş durumda. Ki bu benim en çok korktuğum şey, yine sebebi çocukluğuma dayanıyor:

No alt text provided for this image

Babam tekstilci ve sektöründe çok başarılı, firma sahibi veya büyük firmaların yöneticisi kadın arkadaşları var. Arada ofise geliyorlar. Bu kadınların genel tipi şöyle: Siyah tayt ve siyah erkek tişörtüyle gezen, makyaj yapmayan, erkeklerden duymadığım küfürleri rahatlıkla hatta özellikle marifetmiş gibi sürekli eden, sigara içen kadınlar. Onlar güçlü olduklarını düşünüyor ve belki güçlüler de, ama ben küçük çocuk aklımla kendime nasihat ediyorum:

Büyüyünce asla bu kadınlar gibi olmayacağım!

Babamın sektöründen hep delice kaçmamın sebeplerinden birinin bu olduğunu da hep biliyorum.

Bir kadın, erkekleşmeden başarılı olabilir mi?

Bu sorunun cevabına evet diyebildiğim birkaç durum biliyorum. Ancak bu durumlardaki kadınlar, genellikle kadınsı işler yapıyorlar. Örneğin sanatçı, yazar, anaokulu sahibiler. Peki ya büyük holdingleri yöneten, dev sanayi firmalarının sahibi ama kadınsı kadınlar yok mu? Gerçekten buna cevabım, neredeyse hayır. Bu konuyu açınca, aklıma hemen Aras Kargo’nun sahibi Evrim Aras’ın o röportajı geliyor:

No alt text provided for this image

“Şefkat, empati gibi özelliklerimizi reddetmek doğamıza aykırı, hat höt olmak patronluk değildir” diyen Aras, yaşadığı değişimi şöyle anlattı: Şirkette kadınlara karşı pozitif ayrımcılık yapıyor musunuz? Bizim bir ayrımımız yok, ne pozitif ne negatif. Keşke hiç ayrım olmasa, kadınlar kadın gibi çalışsa erkekler de erkek gibi. Bizde kadın yönetici oluyor, ama erkek gibi çalışan kadın haline geliyor. Ben de eskiden böyleydim. Ama şu anda kadın gibi çalışma sürecinin içindeyim.”

Biliyorum ki tam olarak aynı fikirde, aynı yerlerdeyim. Ancak bunlar sadece düşünce. Bir konuyla ilgili ahkam kesmeyi ya da yazı yazmayı düşünmeden önce, onu iliklerime kadar yaşamış olmayı koşul edinirim; işte benim için de bu dönem, Elif Şafak’ın kitabını eleştirdiğim veya babamın tekstilci arkadaşlarını yadırgadığım dönem değil, 2 sene öncesi. Yani, kendi işimi kurduğum ve aynı gün, anne olacağımı öğrendiğim o zaman.

Sizi, 1 mayıs 2018’e götürüyorum.

Çekilin, işimi kuruyorum! Çekilin, anne oluyorum!

No alt text provided for this image

Koç Üniversitesi Kariyer Günleri’nde, Psikoloji öğrencilerine, psikoloji eğitiminin üzerine pazarlama kariyeri yapmayı anlatıyorum. Hamileyim, ama henüz bilmiyorum, öğrenmeme 2 gün var.

Girişimci babamın, büyük beklentilerle büyütülmüş kızı olarak, kendi işimi yapmak hep aklımda var. Girdiğim tüm şirketlerde çok başarılı oluyor, fakat tam terfi aşamasında istifa ediyorum. Çünkü içimde hep kendi işimi yapma aşkı var ve eğer kurumsal merdivende yükselirsem, bu imkanlara alışıp bunu asla cesaret edemeyeceğimden korkuyorum.

Son işimde, bahsettiğim çok sevdiğim direktörümle bu durumu sürekli konuşuyorum, terfimin çok yakın olduğunu da biliyorum. Fakat artık 30 yaşındayım ve eğer kendi işimi yapacaksam şimdi tam zamanı, bunun da çok iyi farkındayım. Çok mutlu ve başarılı olduğum işimden istifamı, tamamen bu ‘potansiyelimi dibine kadar gerçekleştirme’ hırsıyla veriyorum. İstifamı radikal bir şekilde, 6 ay öncesinde veriyorum ve bu sürede, tüm işlerimi yoluna koyuyor, yerime çalışacak kişiyi de buluyorum. Şirketteki bir çok büyüğüm bana sürekli aynı şeyi söylüyor: ‘Gitme, çok başarılısın, tam çok iyi şeyler başarmak üzeresin, gitmemelisin.’ Umrumda bile değil, çünkü onlar sistemin içine çakılıp kalmış kişiler. Benimse dışarda olmam gerekiyor. Çok sevgili direktörüm beni defalarca yemeğe çıkarıyor, çünkü kararımın ayaklarının yere basmadığını hissediyor. ‘Seni çok seviyorum ve dinliyorum ama gitmeliyim.’ diyorum. En sonunda o da, bunun bir kendimi gerçekleştirme meselesi olduğunu ve denemeden göremeyeceğimi kabullenerek, istemeden kararıma razı olmuş gibi yapıyor. 

Tabii sırf ben bu kararı verdiğim için, Murphy hemen beni ziyarete geliyor ve dünyanın en iyi 10 şirketi, 20 şirketi diye sayılan şirketler ardı ardına beni arayıp üst pozisyonlar için iş görüşmelerine çağırıyor. Henüz cesaretimden kaya gibi emin olamadığım için, birkaçına gidiyorum. Gittiklerimin hepsinde son aşamaya geliyor, son aşamada vazgeçiyorum.

Cesaretimi sorgulatıyor bana bu görüşmeler. Fakat senelerce anne-babamın ‘aman işini bırakma’ dediği bir ortamda sevgili eşim devreye giriyor ve tek sermayemizin onun maaşı olduğu hayatımızda hayran olunacak bir cesaret sergileyerek ‘Ben sana inanıyorum, kendi işini yapmalısın. Bir şekilde üstesinden geliriz, istifa et.’ diyor. 

2017’nin son günü, kurumsal işimden herkese sarılarak çıkıyorum. Artık yalnız ve tek başımayım. Kendime söz verdiğim üzere, ilk 3 ayı iş modelimi hazırlamaya, kararlarımı netleştirmeye ayırıyorum. Nisan itibariyle piyasaya çıkmaya hazırım. Her şeyi lanse ediyorum, eski bir reklamcı olarak iş yapmayı bildiğim tek şekil olan ‘delicesine gece gündüz çalışmak’ prensibiyle ajandamı tıka basa dolduruyorum. Üstünen 15 gün geçiyor, hamilelik testi yapıyorum. Test sonucunu beklerken, bilgisayarda, konuşmacı olarak davet edildiğim büyük organizasyon için form dolduruyorum. Form bitiyor, ‘ne yapıyordum ben ya, bir şey yapıyordum…’ diye düşünüyorum. ‘Ha, test!’ diyip banyoya gidiyorum ve iki çizgiyi görüyorum: Hamileyim.

No alt text provided for this image

Bu acayip bir mutluluk, tabii aynı zamanda ayvayı yediğime de birkaç saniye içinde ayıyorum. Ancak bir iki gün içinde, hamileliğinde de işe aynı hızda devam eden kadınların bütün hikayelerini dinliyor – okuyor ve kendimi motive ediyorum. Kendime şunu dayatıyorum:

Ben de o, 9. ayda suyu gelene kadar çalışan kadınlardan olabilirim!

Sabah 5’lerde kalkıp günde 5 toplantıya gittiğim hayatıma devam ediyorum, fakat çok geçmeden, 2 hafta içinde, bir workshopın ortasında delice kanamam başlıyor. Korkudan titriyorum, kocamı arayıp ‘galiba bebeği kaybettik’ diyorum. Soluğu doktorda alıyoruz.

Dünyanın en modern ve ‘hamilelik hastalık değildir, normal hayatına devam et’i en çok savunan doktoru olan doktorum yüzüme dehşetle bakıp ‘Sen ne yaptın?’ diyor. ‘Yavaşlamalısın…’ Bunun üzerine, ‘Çalışan Kadın Gözde’nin daha önce hiç deneyimlemediği bir şey yaparak, yavaşlıyorum.

Yavaşlamak benim için başarısızlık demek, ölmek demek. Yavaş yazan, yavaş konuşan, yavaş anlayan, yavaş hareket eden insanlardan her zaman fenalık geçirmişimdir. Fakat şimdi, mecburen yavaşlamam gerekiyor. Henüz sene 2020 olmamış ve ben Ceyhun Güvendi’nin önerisiyle önerisiyle Milan Kundera’nın Yavaşlık’ını okumamışım veya bir geceyarısı Amazon’dan Carl Honore’nin In Praise Of Slowness‘ını bulup yalayıp yutmamış, bu Ted konuşmasını henüz izlememişim.

Yavaşlamakla birlikte, tabii işler ve nakit akışı da yavaşlıyor.

Hamileliğin stresi, kendi işini yapmanın belirsizliğinin stresiyle birleşiyor. 

Artık riskli olan gebeliğimde yapmam gereken son şey stres olmakken, sürekli en üst stres seviyesinde yaşıyorum. Para kazanamıyorum, çok az kazanabiliyorum çünkü çok az iş yapabiliyorum. Evde sürekli bir para sohbeti hakim olmaya başlıyor. Paramız yok, almayalım’lar beni gitgide daha da endişelendiriyor. Doğmamış bir bebeğin annesi olarak, ona her şeyi alabilmek istiyorum. Hamileliğin son dönemleri ve doğumun ilk dönemlerinin, normal bir akıl sağlığı dönemi olmadığını artık biliyorum, ama tabii içindeyken farkında değilim: Doğuma 2 gün kala, kar yağarken yürüyerek evden çıkıp birkaç altın bozdurmaya gidiyorum: Aklımca, bu nakit parayı eve koyacağım ki, paramız yok alamayız dediğimiz bir anda ben Can’ın bir ihtiyacı olursa gizlice internetten alıp kapıda ödemeyle ödeyivereyim. O soğukta yürürken hasta oluyorum, doğuma hasta giriyorum.

No alt text provided for this image

Ve işte bütün bunlardan sonra, kutsal doğum oluyor ve ben, 2007’de küstahça eleştirdiğim Elif Şafak’tan kat be kat daha büyük bir postpartum depresyona giriyorum. Korkunç haldeyim. İş hayatında hiçbir şeyi stres yapmamasıyla, en stresli işleri sükunetle halletmesiyle bilinen ve övünen ben, tamamen bir stres küpü oluyorum. Ocak 2019, bebeğim kucağımda, 24 saat ağlayan kolik bir bebek, bu sesin acayip gerginlik yarattığı bir ev, ve bir yandan hala maillerine bakmaya çalışan, elinde telefonla gece 3’te iş yapmaya çalışan bir ben. Kendi işimde tabii ki, üstelik bu kadar para kazanamamanın üstüne, kendime doğum izni verecek gücüm yok.

Her şey üstüme üstüme gelmeye başlıyor.

Sütü öyle verdim hata, çocuğu şöyle tuttum hata, çocuk ağladı benim yüzümden… Bir yandan kendimi, maaşlı işimi bıraktığım için sürekli suçluyorum. Çevreden yediğim baskının 100 katını, kendime yapıyorum ve kendimi seçimlerimden ötürü affedemiyorum.

Sürekli özür dilemeye başlıyorum, herkesten. Elif Şafak’ın o kitabında yazdığı bir bölümü sonradan okuyorum:

‘Başarılı olmaya o kadar koşullanmış ki, ne zaman bir şey aksasa, anında ‘başarısız’ addediyor kendini. Mükemmellik karnesinde kırık bir not almış gibi kızarıyor, utanıyor. Her hatadan sonra yüksek sesle özür diliyor kim bilir kimden. Belki de görünmeyen birilerinden. Neredeyse otomatik. Sabahtan akşama kadar, mahçup ve ezik.’

İlkokuldan beri sürekli takdir almış, ödül almış, öğretmenlerinin, yöneticilerinin habire övüp durduğu biri olarak, bir anda bu kadar başarısızlık bana fazla geliyor. Üzerimdeki yük çok ama çok fazla.

Bir yandan ‘iyi anne ol’ diyen, benim içimde o kadar fazla olmadığını bildiğim dişil gücüm ‘beni sonuna kadar kullan!’ diye bağırıyor. Öbür yandan, işimi iyiden iyiye büyütmem için gerekenleri bana sürekli söyleyen dış seslere ek, içimdeki eril güç ‘beni kökle, beni kökle, satış yap, baskın ol!’ diyor.

İkisi de olmak istemiyorum. Sadece dengede kalmak istiyorum. Çok şey mi istiyorum?

Evet yapabilirim, ama yapmak istiyor muyum?

İşte ilk o zamanlar, bu kadınlık – erkeklik meseleleri üzerine düşünmeye başlıyorum. Ben her zaman doğaya uygun seçimler yapmaya önem veren biriyim. Erkeğin avcı doğasına öykünmem. Kapımı neden sen açıyorsun, benim kolum yok mu? ‘cu olmadım hiç. Ben erkeğin arabanın kapısını açtığı, yemeği ise evde bir kadın varken kadının yaptığı düzenden memnunum. Her şeyi eşitlemek bana hep çok anti-seksi geliyor. Benim çivileri çaktığım, erkeğimin sürekli bebeğimizi pışpışladığı bir dünyada, o erkekle ancak kanka olasım geliyor.

Dolayısıyla kadınlık rollerimin yüzde bilmem kaçını erkeğe yıkayım, eşitlik de eşitlik diyenlerden değilim. Aynı şekilde, erkeklik rollerinin bir kısmını da kendime devralmaya gönüllü olmadığımı, bu kendi işimi yapma macerasında anlıyorum. Yapmak gerektiğini fark ettiğim ama yapamadığım – çünkü içimin kaldırmadığı – birçok şey var. Muhasebe işlerinden, pazarlıklardan, ‘işi bağlama’ konuşmalarından, hardcore satış yapmaktan hiç hoşlanmıyorum. Buradaki önemli detay şu: Yapamıyorum demiyorum. Hiçbir kadın, yapamıyorum dememli zaten. Ne zaman dese şu, çocuğunu kurtarmak için elleriyle tonlarca ağırlıktaki arabayı kaldıran o anneyi hatırlamalı. Kadınlar çok güçlüdür, bazı zamanlarda erkeklerden de daha çok. Ve istedikleri her şeyi yapabilirler. Ama soru yapabilmek değil, soru, yapmak istemek:

Yapma gücüm olan her şeyi yapmak zorunda mıyım?Yapabileceğim her şeyi yapmak istiyor muyum?

Bir yeni-dönem miti: Potansiyelini gerçekleştir ya da öl!

Bu düşünce yapısına geçtikten sonra, beni başarılı olduğum işlerde hep ‘yine de bundan daha fazlasını yapıyor olmalıydım’ diye düşündüren, beni sonunda istifa ettirip kendi işimi kurmaya iten bu düşüncelerimin nereden geldiğini düşünmeye başlıyorum. Ve bulmak zor olmuyor: 1980’lerde başlayan kişisel gelişim akımının şu meşhur ‘Yapabilirsin! Yapmalısın! Onca potansiyeli heba mı edeceksin?’ bakış açısına, benim de kandığımı fark ediyorum:

No alt text provided for this image

Oysa, buradaki alışverişi çok iyi anlamak gerekiyor:

Potansiyelini kullanmak, ama ne pahasına?

İnsan kendi için böyle demez ama başkalarından çok duyduğum için rahatlıkla söyleyeceğim: Sesim çok güzeldir. Colorature sopranoyum ve Sertab Erener’in hocasıyla uzun süre çalıştım, konservatuara gitme niyetim vardı. Gitmedim, sanatçı olmanın yanlış bir yaşam olduğuna ailesi tarafından ikna edilen sıradan gençlerden biri oldum. Peki bu potansiyelin heba olması gerçekten hayatımın hatası mı oldu? Pek sanmıyorum. Sonradan müzik hobim hep devam etti ve birkaç yıl önce yeniden bir müzik atölyesine başlayıp da kendimi ünlü müzisyenlerin ortasında bulunca, neden müzisyen olmadığımı çok iyi anladım: Kesinlikle ortamla çok uyumsuzdum. Meslekler aynı zamanda bir kültür seçimidir. Hayattaki kararlarımız da öyle.

Bu yüzden, potansiyelini kullanma seçimini yaparken, daha büyük bir resme bakarak karar vermek gerekiyor. Yani illa çok iyi yemek yapıyorsunuz diye her şeyi bırakıp tava tencereye sarılmadan önce, işin bütününü değerlendirmek gerekiyor. Belki de bu yeteneğinizin kendi evinizin mutfağına kapalı kalması, sizin için daha hayırlıdır. Tıpkı benim şarkı söyleme aşkımı Woody Allen’ın o filmindeki adamla aynı şekilde, duşa kapattığım gibi. 

No alt text provided for this image

Kişisel gelişim kitaplarının bize pompaladığı ‘her şeyi yapabilirsin, her şeyi olabilirsin!’ akımı, işin en karanlık kısmını daima bizden gizledi. Secret durmadan ‘hayal et, olsun!’ dedi. Ama olunca, hayatımızda şu anda var olan neyin eksilmesi ya da yok olması gerekeceğinden hiç haber vermedi.

No alt text provided for this image

Kadınlık- erkeklik meselesinin de, tamamen bu dengeden ibaret olduğunu, ben geç bir yaşta ve deneyerek öğrendim:

Evet, kendi işini yapabilirsin. Evet çocuk yapabilirsin.

Evet hepsini bir arada yapabilirsin.

Pazarlık yapabilirsin. Paranı kendin yönetebilirsin.

Paranı kendin kazanıp, çatır çatır kendin harcayabilirsin.

Erkeklere kafa tutabilir, 100 erkeğe karşı bir kadın bir davayı kazanabilirsin.

Ama istediğin hayat bu mu?

Benim için cevap koca bir hayır oldu. 

Ben, eril gücümü köklediğim, dişil gücümü çantama sakladığım bir hayatı istemiyorum.

Sonra, aynı benim gibi düşünen bir kadının yazısına denk geldim. Harika söylüyordu: 

No alt text provided for this image

Sonra aklıma yeniden Evrim Aras’ın söyledikleri geldi:

”Evde iki erkek gibi olduk. E öyle de evlilik olmuyor. İki erkek aynı evde yaşayamadık! Sonra tabii bu süreçte bana dank etti. Ondan sonra okuyarak öğrenerek bir değişim sürecine girdim. Fark ettim ki hiç öğretilmemiş bize bazı şeyler. Otorite ne dediyse öyle yapmışız, sonuçta da Şoför Nebahat tipli kadınlar olarak çalışma hayatında kendimizi bulmuşuz. Ama bu aslında bizi de yıpratmış, yormuş, üzmüş. Evlilik deneyiminin de kişisel anlamda gelişmeme faydası oldu, o da iş hayatımla paralel gitti.”

Annelik beni kendi kadınlığımla, ve her konuda olduğu gibi, kendimiz üzerinden evrensel bir tartışmayla tanıştırdı. Nil Karaibrahimgil’i hep çok severim ve birçok kız çocuğu gibi ben de büyüyünce Nil gibi olmak istemiştim: Şarkılar söyleyeyim, yazılar yazayım, kendimi gerçekleştireyim! Ama bu konuda Nil’e hiç katılmadığıma karar verdim.

Çocuk da yaparım, kariyer de? mi.

Hayır, yeter artık, neden kendimizi kadınlar olarak sürekli ‘olabileceğimiz her şeyi aynı anda olmak’ için parçalıyoruz?

Ben çocuk da kariyer de yapmak istemiyorum.

Dengeli bir kariyer istiyorum. Varımı yoğumu sömüren bir işin sürekli yakamdan çekiştirdiği bir kariyeri değil, gerçekten kendi uzmanlığımı konuşturduğum profesyonel bir kariyeri yeğliyorum.

Çocuk yaptım, lohusalık depresyonum çoktan geçti, belki yine yaparım. Annelik harika, ama hayır ‘çocuk da yaparım’ deyip oraya bir tik atamıyorum. Anneliğim de hep eksik. Sinirleniyorum da, bazen başaramıyorum da, bazen sabır gösteremiyorum da. Çoğu zaman içime sokup öpüp koklayıp aşık olsam da, bir o kadar tökezleyip düşüyorum.

Görüyorum ki en büyük hayalim dengede olmak, dengedeki ben olmak.

Kariyer yapan Gözde! olup erkeklere taş çıkaran bir başarı yaratmayı ummuyorum.

Çok başarılı olabilir, bir CEO olabilirim ama bunu tam da kadınsı gücümle yapmak, bunu yaparken ‘Çocuğuma hiç vakit ayıramadım ama gördünüz mü ne kariyer yaptım!’ demek istemiyorum. Dengede durmayı, bir tarafa abanmaya yeğliyorum.

Öte yandan, mükemmel anne Gözde! olup çocuğuma karşı daha sabırlı, daha dingin, daima daha toleranslı olabilmek için tüm boş vakitlerimi kendimi dinlendirmeye adamak istemiyorum.

Olmak istediğim yer, üreten, enerjisini dengeli dağıtan, başarısı da sevgisi de bol bir anne olmak. Her ikisinden de gerektiği kadarı bir potada eritip, tek bir hayata sığacak kadarını bu potada buluşturmak. Hem çocuk hem kariyer yapacağım diye elimdeki market poşetlerini koluma asıp, 21.50’de cep telefonundan sürekli mail yazmak değil. Kahvaltı hazırlamaya 1 saat ayırıp en kalp şekilli krepleri yapmak da değil. O ortadaki yer.

İkisi birden, değil.

İkisinden de, gerektiği kadar.

Benim bir kadın olarak, hak iddia etmek istediğim kısım, ‘Hey erkekler, sizin yaptığınız her şeyi ben de aynı sizin gibi yapabilirim!’ değil.

Ben kırılganlıklarımla, sizden daha fazla duyduğum sakinlik ve sükunet ihtiyacıyla, kendimde daha az bulduğum sert güçle mutluyum. Bu kadınsı özelliklerimle ezilmediğim bir dünya bence ideal dünyadır. İdeali benim erkeksi yönlerimi ön plana çıkarıp dünyanın gözüne gözüne sokmam değil.

Bir anda bugüne kadar başarı sayılan başarılarımı düşünüyorum:

Hepsi tek bir sebeple olmuş: Bir şeyi gerektiği gibi değil, kendim gibi yaptığım için. Bundan sonrası için de, bir erkeğin ciddiyetine bürünerek yapmam gereken şeyleri ‘yapamamamı’ sevgiyle kucaklamayı seçiyorum. Çünkü biliyorum ki bunlar benim bir kadın olarak daha fazla kendim olmamı sağlıyor. Bu da aslında şaşırtıcı bir şekilde özümden yayılacak daha fazla başarıyı tetikliyor. Yani aslında sonuç değişmiyor, sadece sonuca illa ‘erkeklerin gittiği yoldan’ gitmek gerekmiyor. 

No alt text provided for this image

İçe dönüklükle ilgili bir araştırma yaparken bulduğum bir veri, sanılanın aksine dışa dönüklerin daha iyi liderler olmadığını söylüyürodu. Aksine, içe dönük CEO’lar en az dışa dönükler kadar başarılılar, fakat YÖNTEMLERİ FAKRLI. Örneğin, dışa dönükler ekipleriyle grup toplantıları yapmayı seçerken, içe dönükler yöneticilerle birebir görüşmeyi tercih ediyor. Ama bu sonuçları kötü yönde etkilemiyor. İşte benim için kadın olarak başarılı olmak da aynı hesap; sonuç aynı başarı olsun ama, ben erkeklerin yoluna öykündüğüm bir ‘her şeyi yaparım’ yolundan değil, dengenin merkezde olduğu kendi yolumdan gideyim.

——

‘Çocuk da, kariyer de’ yapamam.

Ama çocuk VE kariyer yaparım. Yaptım, yapıyorum.

Büyük bir mutlulukla yapıyorum.

Bu ikisini ahenk içinde buluşturduğumda daha profesyonel, daha güçlü, daha başarılı oluyorum. Daha kadınsı, daha mutlu, daha anaç oluyorum.

İzninizle ben, doğuştan gelen multi-tasking becerisini kendi boğazına bıçak gibi dayayan o kadınlardan biri olmayı artık reddediyor ve dengede kalmayı seçiyorum. Ve birçoğumuz için de başarı yolunun ‘daha fazlasını yapmak’ değil, ‘daha fazla kendimiz olmak’ olduğunu biliyorum.

En güçlü yanın, aslında en güçsüz yanın olmasın?

Klişe bir soru; en güçlü yanın nedir?

Özellikle bir İK sorusu olarak o kadar ünlendi ki, bu sorunun en makbul cevapları diye listeler var artık. Google’a sorarsanız, bu soruya uygun görülen genel cevaplar, ‘yazmak, satış, insan ilişkileri, yaratıcılık’ gibi özellikler. Gayet güzel, buraya kadar sorun yok. Hepimiz bazı konularda özellikle iyiyiz. Peki, bu en güçlü yanlarımız, aynı zamanda en güçsüz yanlarımız olarak ayağımıza takılıyor olabilir mi?

Birkaç gün önce, şu anda üzerinde çalışmakta olduğum kişisel markam ile ilgili bir anket oluşturdum. Beni yakından tanıyan ve çok az tanıyanlardan; en güçlü yönlerim, en güçsüz yönlerim, işimle ilgili algıları gibi soruları yanıtlamalarını rica ettim. Çoğu tahmin ettiğim, bazıları tahmin etmediğim harika faydalı yanıtlar aldım.

Bu yanıtları analiz ederken, bir anda dikkatimi bir alan çekti.

‘Beni eleştireceğiniz konu’ kısmında, son 30 yıldır en çok duyduğum eleştirilerden biri olan ‘hızlı konuşmam’ vardı. 🙂 Bu çokça süre düzeltmeye çalıştığım, fakat artık pek çözemeyeceğimi anlayıp olduğu gibi kabul ettiğim bir alan. Ama bir dakika, bu konu gerçekten sadece konuşmayla mı ilgili? Düşününce, hayatımda beni en başarılı yapan, en çok iltifat aldığım konuların da hız’la ilgilii olduğunu fark ettim:

-Ne kadar hızlı düşünüyorsun!

-Fikirlerini ne kadar hızlı uygulamaya geçiriyorsun!

-Ne kadar hızlı yazıyorsun!

-Maillere ne kadar hızlı cevap veriyorsun!

-Ne kadar hızlı çözüm buluyorsun!

-Ne kadar hızlı öğreniyorsun!

Bunlar ilk bakışta güzel görünüyor, fakat son dönemde kendimi eğitmeye çalıştığım en büyük alan da tam da bu: Doğuştan da eğilimli olduğum hız’lı olma gayretinin, bana yol üzerinde pek çok şey kaybettirdiğini fark ettim.

-Ne kadar hızlı düşünüyorsun! – ve bu yüzden ne çok detay atlayıp hep sadece büyük resme bakıyorum

-Fikirlerini ne kadar hızlı uygulamaya geçiriyorsun! – ve bu yüzden üzerinde çok iyi düşünülmüş bir şeyi hayata geçirmek yerine hep olduğu kadar’a razı oluyorum

-Ne kadar hızlı yazıyorsun! – ve bu yüzden hep klavye başında spor yapar gibi yoruluyorum

-Maillere ne kadar hızlı cevap veriyorsun! – ve bu yüzden aklıma hep ‘keşke şunu da deseydim’ ya da ‘böyle demeseydim’ler geliyor

-Ne kadar hızlı çözüm buluyorsun! – biraz daha düşünsem belki daha çok alternatif çözüm bulur, bunların arasından en doğrusunu seçerim

-Ne kadar hızlı öğreniyorsun! – belki yavaşlayıp, bazı konuları daha derinlemesine öğrenmek daha iyi bir fikir

Hız’ın, benim hayatımda, kariyerimde dikkat çekmemi, operasyonel işleri alışılmamış bir kolaylıkla halletmemi sağladığı kadar; özellikle dikkat ve detaycılık gerektirecek büyük karar anlarında beni bir güzel de baltaladığını fark ettim.

New York Times’da yayımlanan bu makale, güçlü yönlerimizi daha sık kullanmak yerine, daha akıllıca kullanmamızı öğütlüyor. Ne güzel bir tavsiye!

Güçlü yönlerin yönetilmesini zor kılan bir konu, çocukluktan beri bu yönle ilgili iltifat alıyor olmamız, iltifat aldıkça onu gerekli gereksiz her yere kanalize ediyor olmamız ve artık üzerinde düşünmeyerek gerekli gereksiz her yerde otopilotta devreye sokuyor olmamız olabilir.

Bill Gates’in eşi Melinda Gates, ‘Genellikle en büyük zayıflığımız, en güçlü yanımızın ters yüzüdür.’ demiş. Bu perspektiften bakınca, bu hız meselesi benim için tamamen anlamlanıyor.

Özellikle de iş hayatında işimize yaradığı için bolca ödüllendirilen güçlü yanlarımızı gereğinden fazla kullanıyor olabilir miyiz? Peki sizin en güçlü (güçsüz) yanınız ne? Disiplin mi? Sabır mı? Adanmışlık mı? Tekrar düşünmeye var mısınız?

Çocuklu Evde Home Office: Bir Yeni Yüzyıl Becerisi

Bir yanda hayatımızdan yok olan trafik. Ev kıyafetleriyle çalışmanın rahatlığı.

Bir yanda arka fonda durmadan çalan ‘Ali Baba’nın çiftliği’ sesleri, çığlıklar, ağlamalar.

Sürekli yemek pişmesi ve sürekli fonda çalan Aram Sam Sam’a eşlik eden soğan kokuları.

Yere takır tukur düşen legolar, paldır küldür yuvarlanan kutular, yumruklanan kapılar.

Yeni ofisinize hoş geldiniz!

Son iki hafta hepimiz için hayat değiştirici bir deneyim oldu.

Kendi adıma, çocuğum olduktan sonra evde, bilgisayarı açıp birkaç mail atmak dışında hiç çalışmamıştım.

Şu anda evde bakıcımızla birlikte 4 kişi ev hapsindeyiz.

Bakıcımız mı dedim? Evet şu anda o da bizimle ve çok şanslıyız. Çünkü ben çalışırken o çocuğuma bakabiliyor.

Ev yerleşimimiz şu şekilde: Yatak odası eşimin ofisi, oğlumun odası benim ofisim, salon oğlumla bakıcısının oyun parkı.

Benim için çok eskiden beri, gün içinde kendimle kalacağım zamanlar yaratmak dehşet kıymetlidir. Malum, içe dönük olmanın baş gerekliliklerinden. Bu hayat tarzında, kendinizi ‘evde’ olduğunuz için ‘izole’ sanacaksınız ama hayır, bu tam olarak şu demek oluyor:

Kendine ayıracak zamanın SIFIR!

Zoom toplantılarında, bilgisayarın ekranı biraz kayacak diye ödüm kopuyor çünkü oturduğum koltuğun üstünde fil ve at tabloları var.

Ayağımın altında oyun halısı var, ona basıyorum. Bilgisayarda bir şeyler yazarken düşünmek için kafamı kaldırdığımda, bir alt değiştirme masasına bakarak düşünüyorum.

Benimki birçok yönüyle çok basit bir örnek.

Çünkü asıl düşünmemiz gereken bunun bakıcısız versiyonu, ve bir de benim gibi kendi işini yapanlar değil de kurumsalda çalışanlar için ne anlama geldiği. Son birkaç haftadır kurumsalda çalışan arkadaşlarımdan pek iç açıcı haberler almadım. Saat akşam 10’a koyulan toplantılar, durmayan whatsapp mesajları, mesai saatlerinin kaybolması. Bunun olması çok beklenirdi bence, çünkü eğer bir yöneticide ‘kanırtmalıyım, kanırtmalıyız yoksa çalışmıyoruz sanılır ve kovuluruz’ içgüdüsü varsa, tabii ki ofiste olduğu gibi evde de çalışanının suyunu çıkaracaktı. Evde olmak böyle yöneticilerin ellerini terletir: Çalışanlar nasıl daha rahat olabilir? Onları hemen rahatsız etmek ve yormak gerekir!

Peki, kurumsal ofisler home office’e döndüğünde ne oldu?

Bakıcısı olmayanlar, normalde çocuğa anneanne – babaanne bakanlar -ki malum şu anda onlarla görüşemiyoruz? Bu insanların nasıl çalıştıklarını – çalışamadıklarını kaç kişi düşünüyor acaba?

Ben bakıcı olmadığı zamanlarda ne zaman çalışabildiğimi biliyorum: Oğlum öğle uykusunda ve gece uykusundayken.

Ama tabii ki bu kurumsal taleplerin çok altında.

Tüm gün durmayan mailler, mesajlara kim cevap verecek?

Bir yandan kim ‘otobüsün tekeri dönüyor’a el çırpıp, öğlene ayrı akşama ayrı yemek pişirip, akşamüstü için muhallebi yapacak?

Bu dönem hepimiz için psikolojimizi çok zorlayan bir dönem.

Sürekli evde olmak, sürekli bir arada olmak, küçücük alanları aralıksız paylaşmak, hiç mola verememek herkes için zor.

Ben kendi burnoutumu cuma günü yaşadım ve bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim.

-Kulağımda dev kulaklıklarla yarım saatlik bir tek kişilik bir parti yaparak başladım.

-Duş süresini en güzel kokulu duş jelleriyle uzatarak devam ettim.

-Kitap okumuyordum ne zamandır, gittim kitaplarımı çıkardım ve onlara gömüldüm.

-Evde pilates yapmaya başladım.

-Sonra da Zumba hatta üstüne bir de Latin dansı yaptım.

Sorunun çocukta değil, çocuktan ayrı kaldığım her anı işe ayıran bende olduğunu gördüm.

Kendi iyiliğinizi projelendirmezseniz, iş, psikolojinizi canavar gibi yer.

Kendimize iyi gelecek şeyleri bu dönemde ajandamıza ekleyecek kadar ciddiye almazsak, birbiri içine geçen roller ve hayatlar, hepimizin burnout sonunu hazırlayacak.

Hobilerimizi ve kendimizi rahatlatan, özümüze döndüren, zamanı unutturan aktiviteleri bu denli ciddiye almak için daha iyi bir vakit hiç olmamıştı.

Küçük ve ciddi molalar, çocuklu home office’lerde hayat kurtarabilir.

Bir de bunu yapma yani kendi standartlarını belirleme imkanı olanlar için söylüyorum; bu dönemde her şey mükemmel ve eksiksiz olmayabilir.

Ben eski koştur-koştur kültürümüzden ayrılamayıp günlerimi aralıksız toplantılarla doldurdum, bugüne kadar.

Bugün, bunu değiştirme kararı aldım.

Artık her günün içine ‘ben’ saatleri koyuyor ve onlardan asla taviz vermiyorum.

Bu daha az iş almak anlamına gelebilir mi? Evet, ve gelsin.

İşleri yapabilmek ve herkese ilham verebilmek için, önce ben iyi olmalıyım.

En çok çalışan, en çok başaran, en çok iş alan olmak zorunda değilim.

Ama dengede olmak, huzurlu olmak, iyi hissetmek zorundayım.

Ne kadar zor olduğunu biliyorum.

Ve kendim bu beyin ve ruh yakan karmaşadan yeni ders çıkarmışken, yazmak istedim.

Eğer benim gibi alarm veren bir durumdaysanız, programınıza el atmak ve kendinize ne kadarcık mümkünse o kadar yer açmak için, doğru zaman şimdi olabilir.

Sağlıkla kalın. Ve molalarda küçük kadife yanaklar öpebildiğiniz için ne kadar şanslı olduğunuzu hiç unutmayın.

Neden kendi işini yapmalısın?

Zor işler mi bizi bulur, yoksa biz mi zor işleri buluruz? Zaman geçtikçe, büyük resme baktıkça, ikincisinin doğru olduğunu gördüm.

Uzun bir süre, kurban psikolojisine yatkın bir halde çalıştım. Bunun bir sebebi, beklenmedik bir şekilde babamın iflas etmesi ve benim parayla hiç beklemediğim bir zamanda, üniversite mezuniyetinde tanışmamdı. Herkesin son derece “normal” bulduğu “okulu bitirip sonra da maaşlı bir işe girmek”, benim çocukluğumdan beri şartlandırıldığım senaryoda yoktu. O senaryo, babamın şirketine girmemle ve dolayısıyla daima kendi işimin patronu olmamla devam ediyordu. Bir anda, gençliğin yoğun duygu dünyasında, çalışmak zorunda olma durumunda kalmak bana ağır gelmişti. Şimdi gülüyorum ve şımarık buluyorum ama, o zaman için öyleydi. Bu paragrafa kıssadan hisse, eleştirdiğimiz kişilerin geçmişlerini bilmeden onları çok sert eleştirmemek daha iyi olabilir.

Bu psikolojiyle, tek hayalim en azından beni boğulacakmış gibi hissettiren bir plaza yerine (bunu staj döneminde deneyimlemiştim), daha özgür, daha yaratıcı olan reklam ajanslarında çalışmaktı. Böylece hem yaratıcı yönümü tatmin edecek hem de para kazanmış olacaktım. Çok şükür istediğim gibi oldu ve 2009 yazında ilk işime bir reklam ajansında müşteri temsilcisi olarak başladım. İlk iş günümde ajanstan 21.00’de çıktım. Aynı iş gününde, beni daha önce başvurduğum Garanti Bankası iş görüşmesi için aradı. İçim gitti, çünkü nedense inanılmaz sempati duyduğum bir markaydı (hala öyledir), fakat tam yeni işe başlamışken bir daha maceraya girmek istemedim; görüşme davetini geri çevirdim. Bu denli detaylı anlatmamın sebebi, belki de hikayelerimizin kaderinin küçük detaylarda saklı olabileceğini görmeye, sizi de kendi hikayenizin saklı köşelerine dalmaya davet etmek.

Bahçeli, köpekli bir ofis, eğlenceli bir ortam, evden yürüyerek gidebildiğim bir iş… Aşırı baskıcı bir patron, acemiliğin korkunç hataları ve ajansların olmazsa olmazı bitmeyen mesailer. Arkadaşlarımla görüşememeye başladım, mesailer beni çok ama çok yoruyordu. Bir içedönük olarak ihtiyacım olan zamanı kendime ayıramamaya başladım ve bu da benim dengemi fena halde bozuyordu. Nefes alabildiğim küçük anlara sığınmaya başladım. Mesela öğle arasında ajansın köpeğini parkta gezdirmeyi isteyerek üstleniyordum çünkü terapi gibiydi. Evden işe yürürken yolu uzatıp sahil yolundan yürüyordum. İşte sanırım daha o zamanlar “kendi işimi yapmak” meselesi kalbime düşmeye başladı.

Başkasının işi, ritmimi bozuyordu. Kendi ritmimde yaşayabilmek istiyordum, tek sebebi buydu.  Sonra büyümeye, profesyonelleşmeye, başarıyı tatmaya başladım. Bir anda, her gencin olmazsa olmazı “Bu insanlar bu şirketi böyle yönetip de bu kadar iş yapabiliyorsa, kim bilir ben kendi şirketimde neler yapabilirim” dedim. Artık kendi işimi yapma motivasyonum “En iyi performansımı gösterebilmek“ti.

3 yılın sonunda başka bir şirkete, sonra bir başkasına geçtim. Şükür ki kariyerim başarılarla dolu ilerliyordu. Her şirketi tam terfi alacağım noktada terk ediyordum, çünkü dişlinin çarkları sisteminde yükselmenin daha fazla para karşılığında daha büyük kölelikten başka bir şey olmadığını biliyordum. Günlük yoğunluk beni halen çok yoruyordu. Çekmecemi çikolatalarla doldurmak, sabah 5’te kalkıp önce sahilde yürüyüş yapıp sonra işe gitmek kaçış stratejilerimdi. Ancak böyle denge bulabiliyordum. Gitgide, günümün tamamını, büyük bir yorgunlukla armağan ettiğim bir işin bedeli bana fazla ağır gelmeye başladı.

Kalp çarpıntıları yaşıyordum. Bir gün korkunç bir mide ağrısıyla kendimi acilde buldum, gastritim olduğunu öğrendim. Spor yapamıyor, dinlenemiyor, kendime iyi bakamıyor, günleri sadece “Bugün de bitti şükür” mantığında yaşıyordum. Bildiğim tek bir şey varsa o da; hayır, hayatı yaşamanın en iyi yolu bu olamazdı. 30 yaşıma bastığımda, kendi işimi yapmak için öncelikli motivasyonum “dengemi ve ruh-beden sağlığımı korumak” ve içinde daha fazla “ben” olan bir hayat yaratmaktı.

Peki, kendi işimi yapmak bana bu hayal ettiğim dengeyi verebilecek miydi? Evet, hatta fazlasını verdi. İşte size kendi işinizi yapmanız için fazlasıyla geçerli 7 neden:

1-Stresle vedalaşabilirsin

Siz nelere stres olursunuz? Örneğin beni işteki zorlu konular, deadline’lar, zor insanlar strese sokmaz. Beni strese sokan ara verememek, dinlenememek, sürekli koşma halinde olmaktır. Herhalde rakamsal olarak ölçsek stres seviyemde kendi işimi kurduğumdan beri %100’ün üzerinde bir azalma olmuştur. “Kendi ritminde gitmek” dediğim mesele vardı ya, işte kendi işim bana gerçekten bu ödülü verdi. Çünkü benim kendi işimin patronu olarak vizyonum, bir zamanlar çalıştığımız dev firmalar gibi “sektöründe en iyi olmak, mümkün olan bütün müşterileri ve ötesini almak, kazanmak ve hep daha çok kazanmak” değil.

Gerçekten değer sağlayabileceğim, mutlu çalışabileceğim müşterileri alarak ve zaman ve enerji kaybı yaşatacak, sinir harbi yaratacaklara “hayır” diyerek (ki bu bizi bir sonraki maddeye götürecek)  istediğim kadar dengeli bir hayat yaratmayı başardım. Bir anne olarak oğlumla kaliteli zaman geçirebiliyorum, bir eş olarak kocamla 5 dakikada bir özür dileyerek telefonumdan maillere bakmadan sohbet edebiliyorum. En önemlisi, eve döndüğümde gereğinden fazla yorulmuş ve gergin değilim. Daha sağlıklı hissediyorum, sabahları 6da kalkıp zifiri karanlıkta yola çıkmıyorum. Evimi görebiliyorum, otel gibi kullanmıyorum. Eğer daha fazla dinlenmeye ihtiyacım varsa kendime bu hakkı tanıyorum; iş daima bir numaralı önceliğim değil ve bu da çok daha dengeli ve stressiz bir hayat yaratmama izin veriyor.

2-Hayır diyebilirsin

Maaşınızın elinizden aldığı en büyük haklardan birinin hayır demek olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Bu benim keyfini en çok çıkardığım ayrıcalıklardan biri. Toplantı saatlerine, yersiz taleplere, istemediğim müşterilere hayır diyebilmek. Eğer başkasının işinde çalışıyorsanız hayır ve evet kelimeleri genelde patrona aittir. Kendi işinizde ise sizin değerlerinizle ya da programınızla çelişen her şeye hayır diyebilirsiniz; hatta sihirli bir şekilde siz sınır koydukça daha değerli olarak algılanırsınız.

3-Hesabında şimdiye kadar hiç görmediğin kadar para görebilirsin

İlk başınıza geldiğinde başınızı döndürecek, kısa sürede ise anlamsızlaşacak bir değer ama evet; kurumsalda çalışırken bir yıllık maaşınız olan tutar bir sabah şak diye hesabınıza yatabilir. Bu insana inanılmaz bir özgüven veriyor, evet bir kısmı vergidir, bir kısmı masraftır; daha önemlisi bu paranın tamamen hemen harcamamalı ve bir kısmını sonraki aylar için biriktirmelisinizdir ama ne olursa olsun, siz hayatınızda hiç olmadıysanız şimdi hesabında 50.000 100.000 TL olan biri olabilirsiniz ve bu tartışmasız, insana iyi gelir.

Tabii geliriniz arttıkça bankaların gözünde değerinizin artması da cabası. Dönemsel, geçici, kalıcı, yanıltıcı olması fark etmeksizin siz artık adam akıllı paralar alıp veren birisinizdir; bir zamanlar maaşınız olan tutar artık başkasına verdiğiniz maaştır. Para, insana kendini güçlü hissettirir ve kim ne derse desin, özgüvenini arttırır. Daha fazlasını başarmak ve en önemlisi, iplerini kendi elinde tutan biri olmaya devam etmek için motivasyon verir.

4-Vizyon çıtanı, hayalinin aldığı kadar yukarı koyabilirsin

Çoğu çok büyük şirket, sektörlerinde göz önünde bariz duran gerçeklikleri ve trendleri kaçırma konusunda ustadır. Siz çalışan olarak bunu görür ve şaşar kalırsınız, ancak yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur. Kendi işinizde ise durum farklıdır; özellikle de trendleri takip etme ve daha iyisi önceden sezme konusunda yetenekli biriyseniz. Firmanızı vizyon konusunda globaldeki eşdeğer bir firmayla aynı konuma getirebilirsiniz; daha işiniz için kerteriz alacağınız ülke bile bu konuda toyken siz gerçekten en iyisini, en doğrusunu benimseyebilir ve yenilikçi, vizyoner bir firma olabilirsiniz. Kimse sizi “ama global onay, ama gelenekler” gibi zırvalarla durduramaz.

5-Fikirlerin hiç olmadığı kadar kaale alınır

Kurumsal bir firmada eğer organizasyonel şemada üzerinizde biri varsa -yani CEO değilseniz-, sizi dinleyen kulaklar daima yarım dinleyecek ve gözler bir üstünüzü arayacaktır.

‘Toplantıya yöneticiniz katılmayacak mı?’ sorusu ve hayal kırıklığıyla bakan gözler; eğer ‘hayır sadece ben katılacağım’ derseniz toplantıyı hızlıca yalap şalap bitirip ‘Peki müdürünüzle ne zaman randevulaşabiliriz?’ diyen tedarikçiler…

Şirket içinde açıkça diyemiyorsa da kapalı olarak söylenen ‘Sen git yöneticin gelsin bu konuyu onunla konuşalım’cılar. Kurumsal hayatta insanı ifrit eden, hiyerarşiye çok iyi sövdüren detaylar bunlar.

Çok üstlere çıkmadığınız sürece, bir toplantının gözünün içine bakılarak dinlenileni olmanız, her cümlenizin can kulağıyla dinlenmesi çok zordur. Ancak, kendi işinizin patronu olduğunuzda, artık bir firma sahibisinizdir. Hayatınızdaki tüm yok sayılma, ciddiye alınmama anlarını, büyük bir ciddiyetle dinlenme ve kaale alınmayla takas edersiniz.Hele ki benim gibi danışmanlık işi yaptığınız zaman, sizden satın aldıkları şey fikirleriniz olduğu için, konuştuğunuz her an karşınızda her seviyeden insan deli gibi not alır. Daha önce kurumsal toplantılarda beyan ettiğiniz ama hiyerarşiden ötürü duyulmazdan gelen zekice fikirleriniz, şimdi açıkça tebrik edilir ve hatta size para kazandırır. Firma sahibi olarak bu kez derdiniz kendinizi ciddiye aldırmak olmaz, ancak olsa olsa yanınızda çalışanları aşıp size ulaşmaya çalışanları dizginlemeye ve çalışanlarınızın da yetkin olduğu imajına yatırım yapmaya uğraşabilirsiniz. Söylemeye gerek yok, bu da özgüvenininizi, insan olarak sevilme sayılma dürtülerinizi harika bir şekilde okşar. Sonunda, kurumsal merdivende 20 yıl geçmesini beklemeye gerek kalmadan ‘birisi’ olursunuz. 

6-Başarı ve başarısızlık kader değil, seçim olur

Kendi işinizi yaptığınızda, ‘Tüh başaramadım’ veya ‘şansa bak başardım!’ yoktur. Bir sabah plazaya geldiğinizde giriş kartınızın artık çalışmadığını öğrenmezsiniz, ya da bir cuma akşamı 17.55’de İK sizi çağırarak kibarca size yol veremez. Siz istemedikçe kimse sizi girişimcilik kulvarının dışına atamaz. Eğer niyetliyseniz, gerçekten gözünüzü kararttıysanız, yol daima size açıktır. Sonsuz kere deneme hakkınız vardır. ‘Böyle olmadı, öyleyse başka nasıl deneyelim?’ diyebilirsiniz. Başarısızlıklar sizi maaşınızdan etmez, öğretir. Daha güçlü bir girişimci olmanız için sizi eğitir. Kendi işinizi yaptığın zaman ‘başaramadım, o yüzden maaşlı işe dönüyorum’ diye bir şey yoktur, bu koca bir yalan ya da yanlış kurulmuş bir cümledir. Onun doğrusu ‘uğraşmak istemedim’ veya ‘başka değerler benim için kendi işimi yapmaktan daha baskınmış’tır. Yoksa, kendi işinizi yaptığınızda, bir şeyler ters gittiğinde, sonsuz seçeneğiniz vardır.

Mesela, istediğiniz kadar ortaklık kurabilirsiniz, farklı iş modelleri deneyebilirsiniz, farklı ülkelere açılabilirsiniz, portföyünüze farklı hizmetler dahil edebilirsiniz. Daha marjinali, bambaşka bir iş yapmaya karar verebilirsiniz. Yeni bir iş koluna geçebilir, başka bir firmaya ortak olabilir, hizmetlerinizi istediğiniz yere doğru genişletebilirsiniz. Bu inanılmaz bir özgürlük, ipler sizin elinizdedir. Elbette bunun bedelleri var, fakat kaderinizin kendi ellerinizde olması maaşlı çalışmaya göre bambaşka bir histir.

Kişisel gelişim uzmanı Nil Gün’ün bir kitabında çok sevdiğim bir sözü vardı: ‘İnsanlar küçük olmaktan değil, büyük olmaktan korkar.’ Bu söze bayılırım. Kendi işimi yapma hali bana sıkça bunu yaşattı. Artık kaderinizin iplerini %100 elinize aldığınız noktada, ne suçlayacak bir yönetici, ne lanet edecek bir şirket vardır. Opsiyonlarınız sonsuzdur. Başarısız olduysanız, yolunuzu, yönteminizi değiştirebilir, yenilenebilir, güçlenebilir, destek alabilirsiniz. Özetle niyet -veya genelde en başarılı kişilerin hikayelerinde olduğu gibi, ‘tek seçenek’- başarmaksa, mutlaka bir yol bulunur. Fakat bu, yorucudur.Tökezleyebileceğiniz, tereddüt edebileceğiniz, arafta kalabileceğiniz en korkunç yer burasıdır. Burada arada kalırsanız, kuşkusuz batarsınız veya şirketinizin bir ömrü vardır, geri sayım yaparsınız. Başarılı işler, ‘ne olursa olsun’cu patronlar tarafından yönetilir. Ne olursa olsun bir yol bulunacağına inanıyorsanız, niyetiniz her şeye rağmen bu şirketin başarmasıysa, elbette başarırsınız. Ancak bu denli bir adanmışlıkla ve sizin bedellerini ödeme isteğinizle ilgili tereddütleriniz varsa, o zaman düşer, yok olursunuz.

Ne olursa olsun, başarı veya başarısızlık artık performans değerlendirmelerinde, yöneticinin iki dudağının altında, şirketinizin adaletten veya mantıktan uzak hedeflerinin içinde değildir. Sizdedir, siz ne kadar yaparsanız, o kadar olur. Bu bilerek sonlara sakladığım bir madde, çünkü bence kendi işini yapmanın bir insana verdiği en büyük hediye bu: İnsanı kendiyle yüzleştirmek.

Kendinizle yüz yüze kaldığınızda, hayattaki bütün bahanelerden soyunup çırılçıplak kalırsınız.

Şikayet edecek, razı gelecek, ardına sığınacak hiçbir şey yoktur. Her şey sizde başlayıp, sizde biter.

Bu hayata dair insanın öğrenebileceği en büyük öğretilerden biri. Başucu kitabım Tanrılar Okulu’nun da ana öğretisi.

Bu işin çok ötesinde bir konu. Çünkü bunu bir kez algıladığınızda, bunun ilişkiler, şans, fiziksel sağlık, arkadaşlık, her şey için geçerli dev bir prensip olduğunu görüyorsunuz. Ve kendi işinizi yapmaktan vazgeçseniz dahi, kendi hayatınızın sorumluluğunu almaktan vazgeçemeyeceğinizi.

Hepimiz bir noktada kendi şirketimizi yönetiyoruz, o da kendi hayatımız.

Maaşlı çalışma düzenindeki ‘bahaneler bulma’ özgürlüğüne sığınıp bu konsepti özel hayatımıza da yansıtmak işimize geliyor: ‘Spor yapamıyorum çünkü vaktim yok, sağlıklı beslenemiyorum çünkü yemek yapacak fırsat yok, ilişkilerde tutunamıyorum çünkü çok özgür ruhluyum, ev alamadım çünkü para biriktirmeme imkan yok, yok da yok…’

Gözlemledikçe, bir insanın maaşlı sistemde çalışma süresiyle, o insanın hayata karşı bahaneler bulma alışkanlığının doğru orantılı olduğunu gördüm. İstisnasız, bir ucu ‘bireysel sorumluluk almak’, diğer ucu ‘bahaneler bulmak’ olan eğride, memuriyet zihniyetiyle severek bütünleşmiş insanlar bahaneler bulmaya çok daha yakın duruyor. (Karıştırmamakta fayda var, biri ‘memur’ olabilir fakat ‘memur zihniyetli’ olmayabilir.) Kendi işini yapanlar ise, işten gelen (bazen mecburen) sorumluluk alma disipliniyle, bireysel sorumluluk almaya çok daha yatkın oluyor. Ve bu da bizi son maddemize getiriyor:

7-Korkusuzlukla dost olursun

Hayatta yapabileceklerimizi yapmamızı engelleyen en büyük neden korku. Korku çok güçlü bir dürtü; korkuyla kitlelerin davranışını değiştirebilir, kendinizi paralize edebilir, hayatınızı küçücük bir çembere hapsedebilir, en önemlisi de potansiyelinizin büyük kısmını kullanmadan yitirebilirsiniz. Korkunun tek panzehiri, ona bolca maruz kalmaktır. Şahsen korkulara bolca sahip olan biri olarak, kendi işimi yapmanın beni en çok eğiten kısmı, korkuların üstünden atlamak oldu. Daha bir sene önce hayret ettiğim, ‘nasıl olur’dediğim şeyler bir sene sonra benim ‘normal’im oldu. Ne kadar çok korkunuzu normalinize dönüştürür ve bunu ne kadar sıklıkla ve hızla yaparsanız, o kadar daha güçlü bir insana dönüşüyorsunuz

‘Ben vergi mi vereceğim?’ – ‘Ay vergi zamanı gelmiş gidip ödeyeyim’e,

‘Ben maaş mı vereceğim?’ – ‘Maaş zamanı geldi, yatırayım’a,

‘Tanışma toplantısı mı talep edeceğim, ya reddederlerse?’ – ‘Ok onlar istemedi, şunlara bakalım’a,

‘Ya önümüzdeki aya param kalmazsa, eyvah!’ – ‘Önümüzdeki iki ayın giderlerini karşıladık, şimdi gidip yeni projeler bulayım’a dönüşüyor.

Tüm korkular, normalleşiyor, etkilerini kaybediyor. Bu insanı mükemmel derecede güçlendiren bir deneyim. Tüm korkuların kafamızda olduğunu, onları sadece bizim yarattığımızı çok iyi hatırlatan bir öğreti. Hayatın her alanına yayacağınız ve karakterinize eklenen altın değerinde bir tecrübe.

Tüm bunlara bakınca, bir insanın hayatında bir kez kendi işini yapmaya girişmesinin, altın değerinde bir çaba olduğunu düşünüyorum.

En çok da, hayal dünyasında yaşanan bir plaza hayatının bir kez dışına çıkıp gerçekliği görmek için.

Sonra geri dönebilirsiniz, ama bir daha asla yemekhanenin tatlısından, müdürünün nemrutluğundan şikayet edecek seviyede biri olarak kalamazsınız. Bunları aşar, büyürsünüz. Bu da, döndüğünüz yerde kim olacağınıza da sonsuz pozitif bir katkıda bulunur. İçerideki neredeyse herkesin ‘hayalindeki’, ‘dışarıdaki’ hayatı siz deneyimlemiş gelmiş biri olursunuz.

Dönseniz de, değil ki plazaya, istediğiniz herhangi bir işe dönseniz de, artık siz ruhu büyümüş, ruhu güçlenmiş biri olursunuz ve bu, kimsenin sizin elinizden alamayacağı bir kazanımdır. Gerçek bir öğretidir ve bunlar, isterse dünyanın en kral, en girişimci, en özgürlükçü, en güçlü değerlere sahip şirketinin size veremeyeceği kazanımlardır. Bir kez kendi başınıza rüzgarın karşısına dikilmeden, bir başınıza kalmadan bunları bir şirketin sıcacık güvencesinde öğrenmek bence mümkün değildir. Dolayısıyla sadece bir ruh eğitimi olarak, benzersiz bir hayat deneyimi olarak kendi işini yapmak, bence paha biçilemez bir ruhsal kazanımdır.

Fakat, değer mi?

Bir önceki yazım olan ‘Neden kendi işini yapmamalısın?’ın altında, kıymetli ağabeyim Cem İşmen’in çok güzel ifade ettiği gibi:

‘Neye mal olduğunu fark ettiğinde ne düşüneceğin sana kalmış’

Her iki yazıyı da okuduktan sonra, sizin de fikir ve seçimlerinizi duymak isterim.

Seçimlerinizin size mutluluk getirmesi dileğiyle.

Koronapsikoloji’nin Sordurduğu 50 Soru

Ben kimim?

Neden bu işi yapıyorum?

Neden yıllarca dışarıda koşturmuşum?

Bugün ölsem bu hayattan ne almış / ne vermiş olacağım?

Dünya bazen kaçacak yer kalmayacak kadar küçük müymüş?

Bu kadar çok kıyafete ihtiyacım var mı?

Çocuğum ben işteyken bütün gün bu eve tıkılmaya nasıl tahammül ediyor?

Dijital düzene bir günde geçebildiysek, şimdi ne olacak?

Hepimiz işimizi kaybedersek, düzen tekrar nasıl toparlanacak?

Dokunmadan, sarılmadan, öpmeden online insan ilişkisi mümkün müymüş?

Kimseyle görüşmediğimde, en çok kimi özlüyorum?

Bitiş tarihi belli olmayan bir hapis nasıl hissettiriyormuş? Bu duyguyu kimlerle empati yapmak için kullanabilirim?

Ben hiçbir şey yapmadığımda da hayat devam edebiliyor muymuş?

Hepimiz en çok insandan şikayet ederken nasıl da bir anda en çok insana hasret kaldık?

Boş vakitlerimizde neler yaptığımızı gerçekten biliyor muymuşuz?

Meğer bomboş bir rutin, ulvi bir sükunetin en iyi yolu muymuş?

Bolca vaktim olduğunda ne izliyor, ne okuyor, ne yapıyorum?

Vaktim olmadığı için yapmadığımı söylediğim neleri aslında gerçekte yapmak istemiyormuşum?

Stresle başa çıkma yöntemim nedir?

7 gün 24 saat birlikte bir evlilik nasıl bir deneyimmiş?

Evim küçük olsun, merkezi yerde olsun kararım doğru muymuş?

Kriz iletişimi neymiş, bunu hangi kişi ve kurumlar en iyi bilirmiş?

Topluma fayda, toplantıların en sönük konusuyken bir anda nasıl bu kadar gerçek bir konu olabilidi?

Çocukluğumdaki yaratıcılığımı hatırlayarak kendime nasıl ev eğlenceleri üretebilirim?

Ben bu hayatta gerçekten ne istiyorum?

Her şey bir anda durduğunda, hala anlamlı olan nedir?

Sövecek bir şehir, bir ülke kalmayıp tüm dünya aynı yer olduğunda insan nasıl hissediyor?

Özgürlüğümün kısıtlanması beni neden bu kadar rahatsız ediyor?

Bu ev hapsi bittiğinde ilk yapmak istediğim şeyler neler?

Bir ‘dünyanın sonu’ filminin içine düşsem, hangi karakter olurum?

Beni ne eğlendiriyor, ne rahatlatıyor, ne stresimi alıyor?

Beni ne yoruyor, rahatsız ediyor, ayağıma dolanıyor?

Trafik olmadığında hayat nasıl oluyor?

Bu dönemden bundan sonraki hayatıma neleri taşımak isterim?

Her şey belirsiz olduğunda, benim için hala önemli olan nedir?

Online görüşmede eksik kalan ne?

Bu dönemin geleceğini bilsem nasıl hazırlanırdım?

Umursamazlık ve tedbir arasındaki uzun çizgide ruhum nerede rahat ediyor?

Ürün çeşitleri kısıtlanınca hayat nasıl oluyor?

Alışveriş zorlaşınca hayatımdan ne eksiliyor?

Daha fazla ne kadar sıkılabilirim?

Bu dönemden sonra hayatımdan neleri eksilteceğim?

Bu dönemden sonra hayatımda neleri çoğaltacağım?

Yarını bilmeden hayal kurulabilir mi?

Ne olursa olsun beni olduğum yerde mutlu eden nedir?

İşimi neye dönüştürmem gerekiyor?

Kendime bireysel olarak hangi yetkinlikleri eklemem gerekiyor?

Teknolojiyle ilgili kaçamayacağım, öğrenmek zorunda olduğum şey/ler ne?

Yeni dijital çalışma düzeninde en çok neyi sevdim?

‘Başka türlü yapılmaz’ sandığım neler başka türlü yapılabiliyormuş?

WordPress.com.

Yukarı ↑