Çok çalıştırmakla övünmek: Bizim ekip yine mesaide!

Konu işse, patronun tek bir derdi olmalıdır: Verimlilik.

Fakat biz genelde zor olanı gözardı etmeyi, kolay olana odaklanmayı tercih ederiz.

Continue reading “Çok çalıştırmakla övünmek: Bizim ekip yine mesaide!”

Osho’dan nefret etmek mi? Hadi, büyüyelim artık.

Eğer belgeseli izlediyseniz ve sonunda birçok kişi gibi Osho’dan nefret etmeye karar verdiyseniz, aslında ona tapan müritleriyle tam olarak aynı şeyi yapıyorsunuz.

Dün Osho ile ilgili şöyle bir köşe yazısı okudum Hürriyet’te:

‘Adamın tipine bakıyorsunuz herhangi bir karizma ibartesi yok. Söylemlerine bakıyorsunuz pek birşey yok. Ama gelin görün ki tüm dünyadan okumuş yazmış yüz binlerce insan bu insanın peşinden gitmiş.’

Bence hayatta herhangi bir öğretiyi, romanı, belgeseli, kişiyi, durumu hayatı anlamaya çabalamak için kullanmıyorsak, o kaçmış bir fırsat demektir.

Osho bir ‘yeni çağ bilgesi’. Kitaplarının tamamını okudum. Bir bilgeyle tanıştım. Üstüne belgeseli izledim. Bir şarlatanla tanıştım.

İnsan olarak beynimizin bize oynadığı klasik oyunlardan biri, aldığı bilgileri illa tutarlı haline getirme ısrarı. Hal böyle olunca biz de olaylara illa bir etiket yapıştırmak isteyiveriyoruz. Bu belgeselin ucuz bir ‘Osho bilge mi, şarlatan mı?’ tartışmasına dönmesi de tam olarak bundan.

Öncelikle şu Osho’nun peşinden giden eğitimli, kültürlü yüzbinleri ele alalım. 

İnsanın hayattaki en büyük arayışı, anlam arayışıdır.

İnsan yaşına, kültürüne, deneyimlerine göre, kendince ‘anlamlı’ bulduğu bir şeyin içinde bulunmak ister. Eğer eğitimliyseniz, medeni bir seviyede paranız varsa, görece iyi bir aileden geliyorsanız önünüzde daha fazla imkan vardır.

Anlamlı bir iş seçebilir (diyelim doktorluk), anlamlı bir topluluğa katılabilir (diyelim kimsesiz çocuklara yardım derneği), kendiniz için ruhunuzu doyuracak anlamlı araçlara yönelebilir (diyelim keman çalmak) ve böylece anlamlı bir hayat ihtiyacınızı tatmin edebilirsiniz.

Eğer berbat bir durumda aileden geliyorsanız, eğitim almamışsanız, paranız yoksa, rezil şartlarda ancak hayatta kalıyorsanız, Maslow’un hiyerarşi teorisinin aksine, karnınız açken dahi anlam arayışınız vardır. Ancak bu kez önünüze elit seçenekler serilmemiştir. Böyle bir kişiye kimlik kazanacağı bir seçenek sunulduğu zaman (Örneğin; Osho’nun kampında bir Sinnyasin olmak; örneğin, bir terör örgütünde çok yetkili bir kişi olmak), bunun derin olarak ne anlama geldiğini analiz edecek entelektüel birikimi ya da ruhsal gücü olmayabilir. Sürünmekten, herkesin dışladığı insan olmaktan yorulmuştur ve bu belki de hayatta bir kere gelecek bir fırsattır.

Bu açıdan bakınca, ikinci gruptaki insanı bir birliğe mürit olarak dahil etmek çok daha kolay. Ki Osho zaten bunu da yapıyor; Amerika’daki tüm evsizleri otobüslerle kampa topluyor. Ama çıkış noktasında Osho’nun hedef kitlesi bu kişiler değil, ilk gruptakiler. Zenginlere sesleniyor, kapitalizmle uyutulan zenginlere; uyanın, içinizdeki gücü bulun diyor. 

İlk gruptaki insanlar nasıl oluyor da onca seçeneğin arasından Osho’yu tercih ediyor?

Bunda da birkaç psikolojik hile var. Zaten Osho haliyle insan psikolojisini ve felsefeyi hatmetmiş biri. Her bilgi isteyerek veya istemeden iyiye ya da kötüye kullanılabilir.

Osho, o dönemdeki zengin, eğitimli, elit, entelektüel kitlenin ‘Sadece kendi kafalarından geçtiklerini zannetikleri’ dertlerinden bahsediyor. Felsefesi hep kapitalizm, evliliğe zorlanmak, toplumda sıkışmış bir vatandaş olmaya zorlanmak üzerine. Özellikle de belgeselin başlarında gördüğümüz ağırlıklı 18-20 yaş kitlesi müritler için bu bir yaşam ışığı. Tam da düşündükleri şeyi söyleyen biri var!

İyi bir psikolojik satış ilkesi şöyle der:

Problemi o kadar iyi tarif et ki, çözümün sende olduğunu düşünsünler.

Osho da bunu yapıyor, ve zaten yaşları gereği kimlik ve aidiyet arayan genç insanlar güruhları sapır sapır kampa dökülüyor.

O insanlar için bu Osho olmak yerine bir Rockstar’a aşık olmak, bir uyuşturucu çetesine katılmak, bir hobiye kafayı takmak da olabilirdi. İnsan ruhani veya fiziksel olarak bir şeye ihtiyaç duyar ve onu doyuracak adımları atmaya hazır olur; sonra boşluğu bir şey doldurur; insanın bilgi ve bilinç seviyesine göre, herhangi bir şey.

Evet, burada özellikle Osho’nun yardımcısı Sheela’nın provokatif, göz boyayan açıklamaları var. Evet gençleri ‘kandırmış’, ‘çekmiş’ olabilirler. Fakat aynı gençler başka grupların benzer kandırılarına da açıklarken bu olmuştur.

Bu hikayeden çıkarılacak dersler sadece Osho ile ilgili değil. 

Birinci ders: Müritlerden ne öğreniriz?

İnsan daima önemli, özel, değerli, bir şeyin parçası hissetmek ister. Bu özlemlerine yenik düşmesi özellikle tecrübesizken çok olasıdır.

İkinci ders: Osho’dan ne öğreniriz?

İyi niyetle başlasa dahi bir girişim güç ile ilgili olmaya başladıkça karmaşa, ego, kendini kaybetmek gibi durumlar çok muhtemeldir. Eski dönemlerde birçok ruhani öğreti bu sebeple aşırı gücü, zenginliği kötüleme yoluna gitmiştir: Çünkü bunlar kibiri getirecektir. Daha ortalamacı bir yöntem, ne kadar büyük bir güce yükseliyor olursan ol, kendini bilmek, haddini bilmek, dengede kalmak için sürekli bilinçli çaba göstermendir.

Üçüncü ders: Sinnyasin topluluğundan ne öğreniriz?

Çok iyi niyetle -barışın ve sevginin hüküm sürdüğü, hırsızlığın olmadığı bir topluluk yaratmak- bir araya gelmiş olsalar dahi, insanlar bir arada yaşadıkça daima sorunlar çıkacaktır. Bireysel egolar, arzular çatışacaktır, bir insan grubunun sonsuza dek sıfır sorunla yaşaması büyük bir ütopyadır. Elbette bunun da çözümü gruplar için mutluluktan umudu kesmek değil, bunun insan doğası olduğunu kabul edecek mantıklı kültürler, ortamlar oluşturmaktır.

Dördüncü ders: Sheela’dan ne öğreniriz?

Sheela, hepimize ilk aşkımızı hatırlatmalıdır. Asla kaybetmeyeceğimizi düşündüğümüz, ayrılırsak dünyanın yıkılıp yok olacağını düşündüğümüz kah platonik kah gerçek ilk aşklarımızı. Çünkü Osho’nun yanına geldiği yaş tam olarak odur. Yüzbinlerin peşinden gittiği, karizmatik, yaşça büyük bir otorite figürü kaç genç kızın aklını çalmaz o yaşta? Üstelik piyango Sheela’ya vurmuş, Osho da yüzbinlerin arasından biricik sekreteri, sözcüsü, temsilcisi olarak Sheela’yı seçmiş, sadece onunla görüşmüştü.

Genellikle ilk aşklar hüsranla biter, bu da genç kızların şansıdır.

Hayatın gerçekleriyle erken yaşta yüzleşmek için büyük bir fırsattır. Sadece ağzı laf yapan, ya da kötü davranan birine nasıl hayran olduğunu şaşkınlıkla fark eder ve olgunlaşır.

Oysa Sheela’ya hayat bu şansı vermemiştir. Sheela, hayran olduğu adamın, çok sansasyonel bir karakterin sözcülüğü gibi ağır bir sorumluluğu çok genç yaşta almış, bir yandan ona duyduğu aşk da katlanarak büyümüştür. Zaman geçip de Osho’nun ilgisi dağılmaya başladığında, taşıdığı sorumlulukla inanılmaz hırslı bir insana evrilen Sheela, kıskançlığını nasıl yöneteceğini de bilememiştir. Bu onu saldırgan, sınırtanımaz ve edindiği Osho’nun 1. adamı makamından olmamak için gözü hiçbir şeyi görmeyen yarı şeytani bir figüre çevirmiştir. 

Beşinci ders: Herkes aslında bizdir!

İnsan zaaflarıyla ilgili hikayeleri izlerken; ‘Allah belasını versin gerizekalı’, ‘Şarlatan’, ‘Pislik’ diye izlemek kolaydır, çok kolaydır. Ona buna söver, çekirdeğini çitler, televizyonu kapar hayatına devam edersin.

Ya da, hepimizin aynı malzemeden yapıldığını bilir, kendi ruhunda yansımalarını ararsın. Hepimiz içimizde en iyiyle en kötünün aynı doğruda olduğu bir çizgi taşıyoruz. Anlamaya çalışırsak, hikayeler kendimizi geliştirir.

Yargılayıp sövmeyi seçersek, hikayeler sadece ‘bir film izledim güzeldi’ seviyesinde kalır, uçar, gider.

Her kim ne kötülük yapıyorsa, o kötülük onun için o anda mutlaka anlamlı bir daha büyük amaca hizmet ediyordur. Anlam ve amaç, hatırladınız mı?

Sheela, mücadele sırasında nasıl bu kadar durdurulamaz ve hırslı olduğu sorulunca; bir noktada kendini ‘Jeanne d’Arc gibi’ hissettiğini söyler örneğin.

Her olgun insan, hiçbir şeyin ya da kişinin başlı başına iyi ya da kötü olmadığını bilir.

Zira böyle siyah beyaz bir dünya olsaydı, hiç arkadaşımız olmaz, hiçbir şirkette çalışamaz, hiçbir markadan ürün satın alamaz, ancak inzivaya çekilirdik – tamamen iyi ya da tamamen kötü olmayan kendimizle!

Dolayısıyla bu belgeseli izleyip Osho’dan nefret eden biri, Osho’ya tapan bir müritle aynı doğrunun üzerinde hareket eder. Biri ‘Osho kara!’ der. Öbürü, ‘Osho ak!’ der. Osho ak ya da kara değildir. Öğretilerinde aydınlatıcı yerler vardır, alınıp, okunup, faydalanılası öğretileri vardır. Berbat bir güç yöneticisi olmuştur, nefretle, hırsla dolmuş, bilinçsiz hareket etmiştir. Nasıl yükselinmez, nasıl bir topluluk başkanı olunmaz konusunda kıymetli dersler vardır, çıkarılmalıdır. Bunlar yerine ‘Osho’dan nefret etmek’, aynı doğrunun ucundaki ‘Başka birine tapmak’ adlı köşeye bizi çok yakın kılar!

Örneğin Osho’dan nefret edersin ve bir bilim adamına ‘taparsın’. Oysa o her şeyi doğru mu yapmıştır?

İnsan olarak kurtuluşumuzun kendimizi bir ideolojinin içinde eritmek, bir kişinin peşine takılmakta olmadığını anladığımız an gelişiyoruz. Herkesin kurtuluşu kendinde, ve öğretiler, bilgeler sadece birer ‘araç’ olduklarında sağlıklılar. Belgeseller ancak gereken aletleri içinden çekip alet çantamıza koymamız için varlar. Her bir bireyin hatası, bizim potansiyel hatamızdır. Her bir bireyin başarısız, bizim potansiyel başarımızdır.

Bu yüzden bu belgeseli ‘Osho iyi miydi kötü müydü?’ seviyesinde yorumlama çabalarına hem kızıyor, hem gülüyorum. Gelişmeye adanmış yorumlara ilerlemedikçe belgeselleri bile sonucu merakla beklediğimiz bir futbol maçı gibi takip etmekten öteye gidemeyeceğiz.

Z kuşağı değil, bildiğin genç!

Kuşaklararası segmentasyonu abarttığımızı düşünüyorum.

Tıpkı bir zamanlar tüketicileri A-B-C diye segmente edip bir insanın kimi kategoride A, kimi kategoride C gibi davranacağını düşünemediğimiz gbi. Beymen’e giren insanın katiyen LC Waikiki’ye girmeyeceğini, tüm zenginlerin Lucca’da eğleneceğini düşündüğümüz gibi.

Z kuşağına UFO muamelesi yapmamız ve hatta bu mevzunun büyük bir ciddiyetle işlenmesi sonradan nasıl komik gelecek hepimize.

Z kuşağı ne ister? Z kuşağı ne yapar? Z kuşağı ne okuyor?

Burada iki problematik yaklaşım var. Birincisi Z kuşağı UFO değil, bildiğin genç!

Örneğin annelerimiz çok cahil olduklarından biz çocukken bizim Y kuşağı olduğumuzu bilemiyor ve bize bu jargonla hitap edemiyorlardı. Yazık…

Ancak şunu diyebiliyorlardı yine de:

Gençler televizyonu bizden hızlı çözüyor, gençler her şeyi çok çabuk anlıyor biz böyle değildik, gençler çok hızlı adapte oluyor…

Şaşırtıcı ve heyecan verici olmayan kısım şu ki, her jenerasyon kendinden öncekinin heyecanlı hayretini uyandırabilme yeteneğine sahip.

Bu yıllardır böyle sürüp gidiyor.

Hep dillendirdiğim bir kehanet olarak; çocuklarımız da bize ‘Anne ya ne salakmışsınız, kendi fotoğrafınızı çekip kendiniz mi paylaşıyordunuz? Sonra da beğensinler diye mi bekliyordunuz?’ diyecekler.

Bunun gibi başka şeyler de diyecekler.

Kuşakları paketleyerek hedefleme çabası, bir zamanların sosyoekonomik gruplarını paketleyerek hedefleme çabasının kılık değiştirmiş hali.

Eğer bu paketi alırsanız, Z kuşağının sıkılgan, değişken, hemen yenilik isteyen, sadece dijitalde yaşayan bir topluluk olduğuna inanırsınız. Oysa babası kendisinden daha hızlı sıkılan, doğa sporlarına kafayı takmış ve cep telefonuna yapışık yaşamayan birçok Z kuşağı var.

İstisnalar kaideyi bozmaz ama aynı şekilde, kitleler araştırma sonuçlarını konfirme edecek şekilde hareket etmezler. Genellemek işimize geliyor, raporlaması kolay olduğundan fazla deşmemek istiyoruz.

Z kuşağına yönelik, her saat yeni öneri sunan bilmemne aplikasyonu tasarlamak kolayımıza geliyor.

O sırada Z kuşağı değil diye hedeflemediğimiz birçok yaşı geçmiş ama ruhu Z kuşağı olan insanı boşuna dışarıda bırakıyor, birçok doğum tarihinden ötürü otomatik Z diye sınıflanan genci boşu boşuna hedefliyoruz.

İnsan gruplarını paketleme tutkumuz yüzeysel kaldığı ve kuşak adlandırması bir trend olarak gitgide kulaktan dolma bilgilerle ilerlediği sürece çok yanlış bir hedefleme yaptığımız kesin.

Konu Z, Y, X değil. Kadın erkek, çalışan çalışmayan, yüksek-düşük gelirli olmadığı gibi.

Konu katman katman insan. Ve biz işin kolayına kaçmaya çalıştıkça sadece kısa vadeli pazarlama planlarımızın hesap verilebilirliğiyle günü kurtarmış olacağız. Derine, karmaşık olana, ve gözden kaçırmaya meyilli olduğumuz karanlık köşelere fenerle girmemiz gerek. Bu sorumluluk marka yöneten ve insana dair iş yapanlar olarak tamamen bizim. 

Kariyer testi: Hangi yemeksiniz?

Hz. Nuh, gemide kalan son malzemeleri bir kapta topluyor, ortaya aşure çıkıyor.

Fakir Napoli fırıncıları, hamurun üzerine Allah ne verdiyse koyuyor, ortaya Pizza çıkıyor.

Aslında bu durum sadece yemeklerde yaşanmıyor. 

Nerede bir başarı hikayesi varsa, altından akla gelmeyecek alakasız tecrübeler, sektörden bağımsız deneyimler, hatta işle ilgili olmayan uçuk hatıralar çıkıyor. 

Başarmanın yolunun mutlaka başarısız olmaktan geçtiği, başarısız olmuyorsanız hiç denemediğiniz anlamına geldiğiyle ilgili en az 1000 makale okuduk mu? Okuduk.

Silikon vadisinde en az 7 başarısız girişimi olmayanı işe almıyorlar’ı da dinledik. 

Konferanslarda çok etkilendiğimiz vizyoner düşünceleri asla günlük iş hayatına taşımamak gibi benzersiz bir alışkanlığımız var, huyumuz kurusun.

Hal böyleyken, deneyim insanı geliştirir, öldürmeyen her şey güçlendirirken, neden hala ısrarla İK tarafında büyük bir ‘TUTARLILIK’ beklentisi var?

Çok fazla iş görüşmesi anısı dinliyorum bu aralar. Kariyerine ara verenler istisnasız her görüşmede şunu duyuyor:

-Neden ara verdiniz?

Değişiklik yapanların hali daha vahim:

-Neden departman değiştirdiğiniz? Bu uzmanlaşmanızı engellemedi mi?

Şirket değiştirenler? Onları da atalım kazana.

-Şirketten neden ayrıldınız? Neden başka şirkete geçtiniz? Sadece 23 yıl olmuş oysa?

Değişimin ve deneyimin benzersiz yetenek ve yönetim becerilerine evrildiğinin tescillendiği bir dönemde, halen insanüstü bir tutarlılık peşindeyiz. Nedir deneyimlerle, cesaretle alıp veremediğimiz?

Memur ruhlarla özgün başarılara koşmak hayalinden kim ne zaman uyanıp da bu hikayeyi değiştirecek?

Ve bir çok merak ettiğim soru daha, ‘işveren markası ödülleri’ni toplayan şirketlerin çalışanlarına anket yapsak, kaçının çalışanları da bu şirketi bir işveren olarak ödüle layık görecek?

Şeffaflık, bu yılın ve gelecek dönemin en büyük trendi. Hiçbirimiz kendimizi kandırmayalım.

Şapkamızı önümüze koyup, insan doğasını anlamaktan uzak, vizyondan nasibini almamış geleneksel yöntemlerle insan avcılığı yaptığımız sürece yan yoldan hedefe ulaşmaya çalışacağız.

Bu bakış açısıyla aşure ve pizza değil, ancak peynir ekmek yeriz yıllarca. Şaşırtıcı değil, korkutucu değil, karın doyurur ama ruh doyurmaz. 

Geleceğin insan yönetimi için, robotlardan önce insan doğasını anlamaya odaklanmamız belli ki daha doğru olacak. Çünkü henüz o üniteyi tamamlamadık.

‘Ağlamayan Bebeğe Meme Yok’ Liderliği

Bir konuya her iki tarafın gözünden bakabilmek gitgide hayatta en büyük fetişim olmaya başladı. 8 sene ajans masasında oturduktan sonra bir anda müşteri masasına geçip ajansla çalışmak böyleydi. Ajansın dertlerine müşteri gözünden, müşterinin dertlerine ajans gözünden bakınca insan empatinin dibine vuruyor. Bence hayattaki hangi tartışmada iki tarafı da derinlemesine dinleseniz kimseyi diğerinden daha haklı – haksız bulamazsınız.

Continue reading “‘Ağlamayan Bebeğe Meme Yok’ Liderliği”

Artık arkadaş değiliz Facebook

#deletefacebook hashtag’ine bakma fırsatınız oldu mu?

Bugün techcrunch’da bir yazar, bu hashtag’i başlık yaptığı makalesinde şöyle dedi:

Facebook bizi kullanıyor. Bilgilerimizi başkalarına veriyor. Amacı insanlar arasında masumca bağlantı kurmak falan değil. Yola, fikirlerin, hayallerin paylaşıldığı bir insan-insana bağlantı platformu olarak çıktı ama bunların hiçbiri olmayacak.

Facebook, size ürün satmak isteyenler için bir data toplama hizmetidir.

Facebook’un gitgide Z kuşağının ilgisini kaybetmeye başlaması, P&G’nin Facebook reklamlarının hedef kitleye ulaşmada etkin olmadığını açıklaması…Unilever’in Facebook’a gözdağı vermesi, ve ardından bugün patlayan, Facebook ile direkt bağlantılı olmasa da, 50 milyon kullanıcının verisinin siyasi kampanyalarda kullanılması konusu…

Aslında benim Facebook’a bakış açımı gözden geçirmemi gerektiren bunların hepsini bilinçaltımda taşırken, dün yaşadığım çok daha bireysel bir konu oldu:

Birkaç ay önce Facebook reklam hesabım hacklendi ve Instagram & Facebook hesaplarımda Action Cam reklamları yayımlanmaya başladı, hesabımdan 50 dolarlık bir reklam verildiğini fark ettim inceleyince! Hemen Facebookla iletişime geçtim, hacklenme durumunu gördüler, borcumu sildiler, ve güvenlik açısından da reklam hesabımı kapattılar.

Fakat hesabımda bir şekilde aylar öncesinden kalmış bir bakiye var, 8,99 dolar. Asla ödeyemiyorum, Facebook hiçbir kartımı kabul etmiyor. Yine Facebookla bir dolu yazışmalar ve aldığım tek cevap, ‘Sorun bankanızda.’ Hayır, bir sürü bankayla deniyorum, en son gidip Ininal kart satın aldım, hiçbiriyle olmuyor.

Neyse konuyu uzatmayayım, son yazışmamız şöyle oldu: Peki ben bu borcu ödeyemeyecek miyim ve dahası, ben Facebook – Instagram reklamı veremiyorum halen, bu durum ne zaman düzelecek?

Burada söz konusu olan ben, ‘Müşteri’ oluyorum. Kendinizi Facebook’un yerine koyun. Bir müşteriniz var ve iki derdi var:

-Firmanıza olan borcunu ödemek istiyor

-Firmanıza yeniden para ödeyerek reklam vermek istiyor.

Müşteri odaklılık çağında, özellikle de herhangi bir teknoloji firması bu müşterinin işini kolaylaştırmak için her şeyi yapar. Ama benim aldığım yanıt şu oldu: ‘Merhaba, hesabınızı inceledik, koşullarımıza aykırı davranmışsınız, Facebook’tan reklam veremezsiniz.’

Şimdi, bu firmanın bu çağda bu denli anti-user friendly davranmasına mı şaşırıp üzüleyim, bireysel hesabımdan küçük reklamlar veren biri olarak beni sallamamasına -çünkü benim neredeyse kapısında yattığı tüm markaların online reklam bütçeleriyle ilgilenen bir profesyonel olduğumu bilmemesine mi yanayım.

Ama konu tam olarak bu da değil.

Birkaç yıl hem önce şöyle bir şey yazmıştım:

Kesin çocuklarımız sosyal medya hesaplarımıza bakıp şöyle diyecek:

‘Anne ya, ne salakmışsınız! Kendi fotoğraflarınızı mı çekip kendiniz koyuyordunuz sosyal medyaya?’

Halen buna yüzde yüz inanıyorum, hatta bunu çocuğum olmadan kendim demeye başladım bile. Artık komik geliyor, son birkaç bireysel paylaşımımda kendimi garip ve komik hissettim. ‘Bakın, biz arkadaşlarla toplandık. Bakın, doğumgünümü kutluyoruz. Bakın, şimdi de annemin doğumgünü. Bakın, evlilik yıldönümümüz…’ 

Sosyal mecralar artık, o kadar data, marka ve satış odaklı hale geldi ki, bir iş kolu veya satışla ilgili olmayan herhangi bir paylaşım yapmak bu açıdan da anlamsız geliyor. Bunun dışında gerçekten, hayatımızın penceresini öylesine açıp, gelin bakın içeride neler var -ama sadece benim size göstermeyi seçtiklerim- tadındaki Facebook & Instagram feed’leri de komik, sahte ve ucuz bir zeka ürünü gibi hissettiriyor.

Geçen gün karar vermiştim, son postumdan sonra da uygulamaya geçirdim. Bundan böyle Facebook & Instagram hesabımı günlük hayatımdan anlamsız ve aslında kimseyi ilgilendirmeyen kareler gazetesi olarak kullanmayacağım. 

İki farklı Instagram hesabım var.

Biri yarı-profesyonel hobim olan caz şarkıcılığı üzerine. Gerçekten de Business hesabı olarak açtım, Müzik kategorisinde yer alıyor. Sadece bu kategoriden insanlar takip ediyor. İngiliz startup’ı GigFM beni bu hesap üzerinden buldu ve hesaplarında ücretli olarak şarkı söylememi istedi, böylece 3 aylık bir sözleşme yaptık ve resmi olarak çalışmaya başladık. Aynı şekilde her gün bir sürü prodüktör, stüdyo, yapımcı, müzisyenlere özel PR’cılar vb. DM’ler göndererek onlarla çalışmam için çeşitli teklifler sunuyor.

İşte konu artık tam olarak bundan ibaret olmuş durumda: İlgilendiğin bir alan var ve ona ait bir hesap var.

‘Benim’ bütünsel bir hesabım değil, benim içimden çıkan kategoriler bazında hesaplarım olması  bu data krallığına daha uygun.

İikinci bir hesabım da yeni, aynı şekilde ilgilendiğim bir konu üzerine. (Henüz oluşturmakta olduğu için detaya girmiyorum.) Yine sadece ilgili hedef kitleyle takipleştiğimiz bir hesap. Bir ara bununla ilgili reklam vermeyi düşündüm, işte bütün bu reklam veremediğimi fark ettiğim dönemler. Sonra baktım, iki arkadaşını tagle ve x kazan konuları aslında kendi yarattığın reklamlar. Belki daha zekicesini bulurum belki de bulamam, ama kendi reklam modellerini bulmak kendi domatesini yetiştirmek kadar organik ve tatlı.

Bu iki Instagram hesabımın birbiriyle alakası yok. Birbirilerini takip etmiyorlar. Herhangi yakın bir arkadaşımın da ikisini de veya herhangi birini takip etmesi gerekmiyor. Çünkü iki hesap da ‘bir ara tanışmıştık, senin hayatında yine bir gözüm olsun’ hesabı değil. Tamamen ilgi alanlarına yönelik. Benim yeni instagram hesabımdaki community’lerim, ortak ilgi alanlarım olan kişiler.

Yani özetle, Facebook ve Instagram için biz artık birer ‘insan’ birer ‘arkadaş’ değil, müşteriyiz. Dolayısıyla benim için de onlar birer ‘arkadaş’ veya ‘arkadaşlık platformu’ değil. Pazaryeri. 

Bu büyük ihtimalle, bir başka insanı platformu doğuracak ilk sinyal.

Tabii konu şuna dönüyor: Gerçekten insani olan duygu, özlem, kıskançlık, sevinç gibi duygularımızı ille de online bir platform üzerinden tatmin etme ihtiyacımız var mı ki? Bir sonraki ‘arkadaşlık’ akımı neyi getirecek, merakla bekliyorum.

 

Karanlıkta Diyalog ve Girişimci Olmak

Bize görmediğimiz yollara girmemek öğretildi. Önünde ne olduğunu bilmiyorsan, adım atma denildi. Biz böyle büyütüldük. Y kuşağının iyi niyetli ama korku dolu öğütleri bize; kimseye değil sadece kendimize görünen yollara çıkmamayı öğütledi. Herkesin açık açık göremediği bir sese doğru yürümenin riskli olduğunu tembihledi. Düşebilirsin, kaybolabilirsin, ve sürüden ayrılabilirsin!

Continue reading “Karanlıkta Diyalog ve Girişimci Olmak”