Senin için en iyi olanı senden başka kimse bilemez

“Hayır vazgeçme. Şimdi yol değiştirme. Yok yok burada devam et. Bir daha düşün. Ben senin yerinde olsam yapmazdım. Çok iyi bir fırsat, kaçırma derim. Emin misin, iyi düşündün mü? Hayır, konu dediğin gibi değil. Beni dinle, mutlu ol. Beni dinle, doğruyu bul.”

Bu sözlerin hepsinin koca bir boşluk olduğunu gördüm. Biz, işte, ilişkilerde, yaşamda bizim için neyin en iyi olduğunu bal gibi biliyoruz. 
Kalbimizden fışkırıyor. Kalbimizden fışkıran, evrensel olarak o anda yapmanın doğru olacağı şey olmak zorunda değil. Ama kesinlikle, o anda bizim yolculuğumuzda gitmemiz gereken yer oluyor.
Motivasyon ve öğüt, sadece vereni ve alanı sahte bir fikir sınama sürecine sokuyor. 
Kararlı bir insanın, bir kere kalbinin dikine gitmek için yola çıkmış bir insanın başkasının öğüdü ya da motivasyonuyla yol değiştirdiğini görmedim; değiştirmesin de. Herkesin yolu kendine, öğrenecekleri kendi cebine.
Hem bu “Sen başarırsın, daha iyisini yaparsın”cılık da bir başka sıkıntı. Ne diyor çok sevdiğim bir söz:
 “The question isn’t “can you”, the question is, “will you?” 
(Soru; “Yapabilir misin?” değil, soru; “Yapacak mısın?”)
Bazen potansiyelimizle yapmak istediklerimiz eş olmak zorunda değil. Performans odaklı kültürümüz bize, ancak potansiyelimiz konusunda tam gaz gittiğimiz anlarda başarılı adledileceğimizi dayatmaya çalışıyor. 
Bu doğru değil. Bazen en iyisi bir konuda en iyi ben’ken, başka bir konuda yarım kapasite çalışan ben olmak olabilir.
Denge, en önemli unsur. Kantarın topuzunu kaçırdıktan sonra, zirveye çıkan potansiyellerin kişinin ne kendine, ne başkasına hayrı yok. Ancak dengede kalan uzun vadede aklı selim bir hayat sürebiliyor.
İçimizdeki hassas terazi bizim için neyin en iyi olduğunu biliyor hatta bağırıyor. Başkalarının yorumuna sandığımızdan çok daha az ihtiyacımız var. 
Ama bu da bir başka dayatma. Sanki bir kararı başkalarının fikrini sormadan alırsak ölecekmişiz gibi geliyor. Ölmeyiz, güçleniriz. Kendimize olan inancımız artar. Başkalarının koltuk değneklerine dayanmamış oluruz. 
11 aylık bir bebek, bana bir şeyi sadece mantıksızca, sebepsizce istemenin ve sadece kendisi o an öyle olmasını istediği için eğer olmazsa nasıl dünya yıkılmış gibi tepki verilebileceğini öğretiyor. 
İrademize bu denli güvenmeyi çoktan unuttuk, bir şey yapmaya karar verince önce Google’a sonra çevreye sonra kitaplara soruyoruz. Kolektif bilinçten yararlanma takıntımız özgür irademizi silip süpürüyor.
Unutmamak gereken, içeride çok fazla dinamik olduğu. İçimizdeki kendimiz bile kimilerini dillendiremediğimiz karmaşık dinamikleri bizden başka kimse bilemez, belki bilinçli olarak biz bile bilemeyiz. Ama biz hissederiz. O anda bizim için ne yapmanın doğru olduğunu, hangi yoldan gitmenin, hangi yoldan dönmenin hayırlı olduğunu sezeriz. Bu sebeple de kimse bilemez; bizden başka hiç kimse, bizim için neyin iyi olduğunu.