Yeni Felsefem: Ilımlı Minimalizm

Uzun zamandır çok iyi biliyorum, çocukken hayran olarak gözlemlediğim sade giyinen, sade yiyen, sade yaşayan anneanneme özenmemden dahi biliyorum: Ben sadelikten yana bir insanım. 

Sadelik deyince ilk aklımıza gelen, az makyaj, doğal saç, sade giyim gibi maddelerin tümüne uyuyorum. Zaman geçtikçe, sadeliğin sadece bir moda akımı olarak değil, daha geniş bir çapta hayatıma iyi geleceğini düşünmeye başladım.

Bundan 5-6 yıl önce, çok yoğun bir iş, hem iş hem sosyal hayatla tıklım tıklım dolu bir ajanda, tıka basa dolu dolaplar, kredi kartları, üye olunan kurumlar derken hayatımın kalabalığının bana fazla geldiğini hissettim. O zamandan beri, konuyla ilgili daha çok okur, daha çok uygular oldum.

Minimalizmle ilgili dünyaca ün yapan The Minimalists belgeselini izlemek, Ege Erim ve Begüm Başıoğlu’nun Sade kitabını okumak, gardrobumu kapsül gardroba çevirmek gibi hamlelerle, tam olmasa da bir yarı-minimalist haline geldim. Kredi kartı kullanımını geçen yıl tamamen bıraktım, bir noktada sosyal medyada hiç iletişimde olmadığım ama duran kontaktlarımı temizledim.

Kafası sürekli çalışıp duran bir içe dönük için, dış ortamını sadeleştirmek çok da uyumlu bir seçenek. Sadelik, her şeyin üstüne gelmesini engelliyor, karmaşık ve yeterince gürültülü bir hayatta, sana ait olan alanı sade kılmak bir nebze olsun özgür hissettiriyor.  

Ancak, bu kah becerebildiğim, kah beceremediğim (Elimde zara torbalarıyla eve girdiğimde ‘Minimalizm hıhı’ diye bana takılan eşimin dediği gibi) felsefenin, son dönemde bir şekilde içime tam olarak sinmediğini, üstümden aktığını fark ettim.

Benim deneyimimde, sadeleşmek aynı zamanda bazı sorumluluklara veda etmek anlamına geliyordu. Ne özgürleştirici ve zaman kazandırıcı bir şey! Ancak uzun vadede, hayatın ancak sorumluluk alarak anlamlı hale geldiğini biliyorum. Son dönemde hayatıma giren iki büyük sorumluluk var: biri kendi şirketimi kurmuş olmak, diğeri çocuk sahibi olmak. Her ikisi de x gün boyunca hiçbir şey satın almama gibi konseptleri fazlaca sarsan durumlar. 

Yine de, her ikisinde de kendi minimalizmime ihanet etmemek için epey direndim. Örneğin şirketimi kurduğumda, tek başıma çalışmaya karar verdim. Bir şirket ismi, çalışanlar, maaşlar, hayatı komplikeleştirecekti, ne gerek vardı? Bum! Birkaç ay sonra görüyorum ve biliyorum ki, eğer başarıyorsan, büyüyorsan, hayat otomatik olarak seni daha büyük bir oyuna davet ediyor ve işte orada, sen tek başına kısıtlı olduğun için, bir ofise, çalışanlara, bir şirket olmaya ihtiyacın oluyor. Şimdi, şirketle ilgili neredeyse anti-minimalizm’e varan bir süratle tersine bir yolculuktayım.

Bebek odasını sade tutalım evet sade tutalım diye kendimi epey kastım, hamileliğimin 8. ayına kadar bebeğin odasında İkea’dan 3 mobilyadan başka hiçbir şey yoktu. Sonra bir gün odaya bakınca içime fenalık bastı, sıfır yaşında birini bir huzurevinde karşılamak gibi bir şeydi! Alelacele bulabildiğim ne kadar aksesuar, desenli motifli tablo vb. varsa aldım ve odayı kendi minimalizmime inat bir anaokulu gibi süsledim. Bence çok da güzel oldu!

Bu iki konuda hayat beni sadelikten yavaş yavaş yeniden kalabalıklaşmaya davet ederken, ben bu geçiş durumuna kulaklarımı tıkamayı, görmezden gelmeyi tercih ettim. Sanki eğer yaptığım minimalizm kaçaklarını kendime itiraf edersem, minimalizm tanrısı beni kırbaçlayacakmış gibiydim.

Ta ki çok saçma bir ana kadar; zaten o aha! anları asla kafa toplama tatillerinde gelmez ki, günlük hayatın ortasında en alakasız yerde gelip bizi bulurlar.

İşte hafta sonu ben de alakasız bir yerde, alakasız bir anda kendime yakalandım: alışveriş yaparken, bebeğime -gerçekten gereği olmayan ama ucuz- bir oyuncak daha alırken içimdeki minimalist denetçi beni yakaladı:

Buna gerçekten gerek var mı?

Sonra onu cevapladım:

Hayır, yok. Ama almak istiyorum. Çünkü sadece bazen fazladan bir oyuncak almak da güzel.

Bu aslında iki gün üst üste aldığım ikinci darbeydi. İlki, iki gün önce, bankama gittiğimde oldu. Şirketle ilgili finansal varlıklarımı çok sade tutma kararıyla başlayan yolculuğumda kendimi kredi kartları ve çeşitli hesap başvurularında buldum. Gerekli mi? Elzem değil ama, hayatımı kolaylaştıracak. Denetçi yine konuştu, ben de ona Böylesi daha kolay ve ben daha kolay olanı istiyorum. Çünkü enerjimi ve dikkatimi daha önemli şeylere yöneltmem gerekiyor.’ dedim.

Kıyafetler? Hala asla bir moda tutkunu değilim – ve olmayacağım da. Ama sırf dolabımda o amaca hizmet eden bir elbise var diye bir başkasını almama işkencesini kendime yapmak zorunda hissetmiyorum. Bir süre yaptım, ama bu Alman disiplini içimi darladı. Sonuçta sırf canım istedi diye bir elbisem daha olamayacak mı?

Benim için hayat daima dönemler halinde organize oldu – bence herkes için öyle, sadece çoğumuz bu şekil kutulara sığmadığı için kendimize dahi itiraf edemiyoruz. Sporu boşverdiğim dönemler, spora döndüğüm dönemler. Para harcamamaya çok dikkat ettiğim dönemler, canımın istediği şeyleri satın aldığım dönemler. Çok sosyal olduğum dönemler, kendime döndüğüm dönemler. Anladım ki, birbirinin zıttı dönemler birbirini takip edince, ancak bu şekilde benim döngülerim ilerleyebiliyor. Bir karar alıp da bin yıl herhangi bir felsefenin peşinden koşmak, bana iyi gelmiyor. Zaten Heraklitos’un dediği gibi, değişmeyen tek şey değişimin kendisi, değil mi?

Hayatımın bu döneminde, kendimi içimdeki kırbaçlı acımasız denetçiye yem edip habire ‘Niye bir tane daha aldın? Bu aksesuar elzem bir ihtiyaç mı? Kredi kartını unut! Ajandanı tıklım tıklım doldurma!’  diye beni tatsız bir disiplinle sadeleştirmeye çalışan bir hale sokmak istemediğimi fark ettim. Benim yeni kararım, ‘Ilımlı Minimalizm’. Büyük resimde, yine sadeyim, yine minimalistim. Konser organizasyonu tadında bir diş buğdayı organizasyonu yapmayacağım, manikürcü arabası gibi 50 ojeyle çekmecemi doldurmayacağım, şirketime sırf öyle alışılagelmiş diye binlerce matbuu bastırıp duvarlarına onlarca tablo asmayacağım kesin. Ama yeni bir dönem öyle gerektirdiğinde, ya da bazen sadece canım öyle istediğinde, artık minimalist olmamayı seçmek konusunda kendimi özgür bırakacağım. Bazen bir sonraki adıma atlamak için önce kalabalıklaşmak, sonra sadeleşmek gerekiyor, artık bunu biliyorum. Bazı dönemler hem materyel hem zihinsel açıdan dolma dönemleri: Okuyarak, satın alarak, yorularak. Bazıları ise sakinleşme zamanları; telefonları kapatarak, maillere bakmayarak, satın almayarak, az yiyerek. Yin’i ve Yang’ıyla bu ılımlı minimalizmi ben daha çok sevdim. Belki bunun üstüne yeni bir dönem de bir pro-minimalizm getirir, kim bilir?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s