Plazadan Uzak 8. Ay

Plazayı terk edeli, kendi işimi yapmaya başlayalı bugün 8 ay bitti.

Bu konuyla ilgili ilk görüşlerimi şu yazıda yazmıştım.

Şimdi biraz daha zaman geçince, bir daha dışarıdan haberler vereyim istedim.

İşler yoğunlaştı, hayat daha keyifli oldu.

Evet bir kez daha anladım, ben yaptığım işe ciddi aşık biriyim, ve yoğunlukla ve çok çalışmakla hiçbir sorunum yokmuş.

Ama tabii rahatsız eden bazı şeyler var. Sövdüğün yönetici, beceriksiz dediğin junior, hiçbir şeyden anlamayan diğer departmanlar (çünkü hep öyledir!) olmadan çok çetin bir savaş var burada.

Fakat disiplinli biriysen bu da seni çok yormuyor, zira aynı şekilde ‘Önce sunumu bitirelim, en son CEO’ya gidelim ki ilk slayta revizyonu varsa bunu 23 gün ve 150 slayt sonra öğrenelim’ gibi durumlar olmadığı için, ayağına takılan taşlar azalıyor. Kendi mantıklı programlarını yapıp onlara sadık kalabiliyorsun.

Hiç özlemediklerim? 

  • Mesela az önce Linkedin’de gördüğüm, gri halılı kapalı ofiste takım elbiseleriyle gülümseyen yöneticiler fotoğrafı. Yok yahu, gerçekten bu ortamların insanı ben değilmişim. İstediğim yerde, istediğim şekilde çalışmak öyle güzel ki. O gri halılı mekanların bozuk feng shui’si, stres ve bıkkınlıkla harmanlanmış enerjisi beni hakikaten çok yoruyormuş.

 

  • Saat 6:30’da kalkıp servise binmek. Gerçi bunu sadece son işimde yaşadım, şükürler olsun ajansta işler daha kolaydı. Sabah insanının dibiyim, erken kalkar ve çalışmaya çok erken başlarım. Amaaa, sıcak yatağından, uyuyanların nefes kokularının bribirine karıştığı bir serivse binmek ve henüz hava karanlıkken mesaiye başlamak mı? Yoo dostum, kendimi bu kadar az sevmiyorum. Cidden fiziksel olarak kaldıramıyormuşum, benim için çok fazlaymış.

 

  • Kendi programını bilmemek? Ziyadesiyle planlı bir insan olarak, bireysel çalışmanın en güzel yanı saatler ve günlerimi planlayabilmek. Bir ricayla, bir sinir patlaması, bir ego isteğiyle bir anda mesaiye kalmamak, haftasonu çekime gitmemek, geceleri sabahlara ofiste bağlamamak dünyanın en insani, en normal ayrıcalığı bence.

 

  • Ödeme, zamanlama, prensipler konusunda istediğim kadar ciddi olabildiğim yer de yine kendi işim oldu. Zira ‘falancaya ayıp olmasın’ , ‘şunlar önemli müşteri’ kisvesi altında neredeyse en insani prensipleri halının altına süpürdüğümüz onlarca projeden gına gelmişti. Ona tatlılık, buna ayrıcalık, tanıdığa şirinlik ve VIP’ye kırılmamazcılık oyununun bence iş hayatında yeri yoktu. 

 

  • Ve en özlemediğim, en can alıcı konu…

Ne kadar çalışırsan çalış, aynı parayı kazanmak.

Gitgide bunun nasıl bir anlamsızlık olduğunun daha iyi farkına varıyorum.

Evet kendi işini yapmak sürekli bir yürek hoplantısı ve en verimli ayınla en verimsiz ayında aynı maaşın aynı gün yatacağı garantin yok. Ama aynı şekilde, sırf o maaş sana o gün yatıyor diye türlü taklalar atmana, 7/24’ünü feda etmene de çok lüzum yokmuş. Daha fazla çalıştığında daha fazla kazanmak, gerçekten büyük bir motivasyon. Ayrıca, daha fazla kazanmak derken sadece paradan bahsetmiyorum. Adının daha fazla duyulması, daha çok talep gelmesi, daha fazla iş başarman, daha çok tecrüben olması, dolayısıyla daha çok müşteriye erişmen… Kurumsal işte bir öğrenilmiş çaresizlik döngüsüne dönüşen ‘bugün de mesaiye kal – al bu maaşın canım’ durumu burada ‘ne kadar ekmek, o kadar köfte’ye evriliyor. Bu da bence bir insanoğlu için en hakkaniyetli anlaşma: Emeğinin tam karşılığını almak.

Plazada ne güzeldi?

  • Kocaman bir firma olmak, dev bir ekiple çalışmak, bir hedefe kolkola koşmak, yurtdışında aynı firmadan bağlantıların olması, firma adının çoğu yerde işini kolaylaştırması tabii ki kıyak lükslerdi.

 

  • Ayrıca yan haklar… Neredeyse bildiğin işi yapmak ve nefes almak dışında her şeyi bir bebekmişsin gibi başkasının düşünmesi (öğlen ne yiyeceksin? işe hangi yoldan gideceksin? taksi parasını nasıl ödeyeceksin?) son derece rahattı.

 

  • Maaş maaştır, insan bazen hakikaten yorgun oluyor, yine de ay sonu gelsin blok bir para hop yatsın istiyor, iyiydi.

 

  • Şikayet ve sıkıntıları whatsapp gruplarında paylaşmak, bölerek azaltmaya çalışmak, herkesin aynı manyaklığın içinde olduğunu hissetmek iyi geliyordu bazen. İnsan insanın hep en büyük dostu ve düşmanı işte, kah kurtulmak istiyor, kah özlüyorsun. Ve tabii son olarak, standartlarının dev olmaması…

 

  • Rutin bir işi yapmayı öğrenip onu layıkıyla yapma rutinine oturtmak, böylece başarılı olmak güzeldi. Burada standartların bulutlarda geziyor, her bir başarında kendinden hemen 3 çıta üstünü bekliyorsun. Şefkatli bir yönetici, takdir eden bir patrondan ziyade ‘evet bunu başardın, şimdi ne var?’ diyen doymaz bir başkan var insanın içinde. Kimse de denetlemiyor. Zaten yapman gereken şeyi adam gibi yaptın diye kendine aferin’ler saçamıyorsun. 

Teraziye koyunca tüm korkularıyla ve belirsizlikleriyle halen kendi işimi yapmak paha biçilemez.

Plaza sevimsizlikleri bir yana, sevdiğim markalarla çalışıp dünyanın devleri için bir şeyler yapma halini de hala tu kaka bulamıyorum, bence hala eşsizdir. Sadece günlük rutinine katlanmayı gerektirir ve işte bu yüzden, geri dönüp bkz. ‘Hiç özlemediklerim’.

Sizi yine haberdar edeceğim. İçeriye iyi bakın.

Bye!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s