Osho’dan nefret etmek mi? Hadi, büyüyelim artık.

Eğer belgeseli izlediyseniz ve sonunda birçok kişi gibi Osho’dan nefret etmeye karar verdiyseniz, aslında ona tapan müritleriyle tam olarak aynı şeyi yapıyorsunuz.

Dün Osho ile ilgili şöyle bir köşe yazısı okudum Hürriyet’te:

‘Adamın tipine bakıyorsunuz herhangi bir karizma ibartesi yok. Söylemlerine bakıyorsunuz pek birşey yok. Ama gelin görün ki tüm dünyadan okumuş yazmış yüz binlerce insan bu insanın peşinden gitmiş.’

Bence hayatta herhangi bir öğretiyi, romanı, belgeseli, kişiyi, durumu hayatı anlamaya çabalamak için kullanmıyorsak, o kaçmış bir fırsat demektir.

Osho bir ‘yeni çağ bilgesi’. Kitaplarının tamamını okudum. Bir bilgeyle tanıştım. Üstüne belgeseli izledim. Bir şarlatanla tanıştım.

İnsan olarak beynimizin bize oynadığı klasik oyunlardan biri, aldığı bilgileri illa tutarlı haline getirme ısrarı. Hal böyle olunca biz de olaylara illa bir etiket yapıştırmak isteyiveriyoruz. Bu belgeselin ucuz bir ‘Osho bilge mi, şarlatan mı?’ tartışmasına dönmesi de tam olarak bundan.

Öncelikle şu Osho’nun peşinden giden eğitimli, kültürlü yüzbinleri ele alalım. 

İnsanın hayattaki en büyük arayışı, anlam arayışıdır.

İnsan yaşına, kültürüne, deneyimlerine göre, kendince ‘anlamlı’ bulduğu bir şeyin içinde bulunmak ister. Eğer eğitimliyseniz, medeni bir seviyede paranız varsa, görece iyi bir aileden geliyorsanız önünüzde daha fazla imkan vardır.

Anlamlı bir iş seçebilir (diyelim doktorluk), anlamlı bir topluluğa katılabilir (diyelim kimsesiz çocuklara yardım derneği), kendiniz için ruhunuzu doyuracak anlamlı araçlara yönelebilir (diyelim keman çalmak) ve böylece anlamlı bir hayat ihtiyacınızı tatmin edebilirsiniz.

Eğer berbat bir durumda aileden geliyorsanız, eğitim almamışsanız, paranız yoksa, rezil şartlarda ancak hayatta kalıyorsanız, Maslow’un hiyerarşi teorisinin aksine, karnınız açken dahi anlam arayışınız vardır. Ancak bu kez önünüze elit seçenekler serilmemiştir. Böyle bir kişiye kimlik kazanacağı bir seçenek sunulduğu zaman (Örneğin; Osho’nun kampında bir Sinnyasin olmak; örneğin, bir terör örgütünde çok yetkili bir kişi olmak), bunun derin olarak ne anlama geldiğini analiz edecek entelektüel birikimi ya da ruhsal gücü olmayabilir. Sürünmekten, herkesin dışladığı insan olmaktan yorulmuştur ve bu belki de hayatta bir kere gelecek bir fırsattır.

Bu açıdan bakınca, ikinci gruptaki insanı bir birliğe mürit olarak dahil etmek çok daha kolay. Ki Osho zaten bunu da yapıyor; Amerika’daki tüm evsizleri otobüslerle kampa topluyor. Ama çıkış noktasında Osho’nun hedef kitlesi bu kişiler değil, ilk gruptakiler. Zenginlere sesleniyor, kapitalizmle uyutulan zenginlere; uyanın, içinizdeki gücü bulun diyor. 

İlk gruptaki insanlar nasıl oluyor da onca seçeneğin arasından Osho’yu tercih ediyor?

Bunda da birkaç psikolojik hile var. Zaten Osho haliyle insan psikolojisini ve felsefeyi hatmetmiş biri. Her bilgi isteyerek veya istemeden iyiye ya da kötüye kullanılabilir.

Osho, o dönemdeki zengin, eğitimli, elit, entelektüel kitlenin ‘Sadece kendi kafalarından geçtiklerini zannetikleri’ dertlerinden bahsediyor. Felsefesi hep kapitalizm, evliliğe zorlanmak, toplumda sıkışmış bir vatandaş olmaya zorlanmak üzerine. Özellikle de belgeselin başlarında gördüğümüz ağırlıklı 18-20 yaş kitlesi müritler için bu bir yaşam ışığı. Tam da düşündükleri şeyi söyleyen biri var!

İyi bir psikolojik satış ilkesi şöyle der:

Problemi o kadar iyi tarif et ki, çözümün sende olduğunu düşünsünler.

Osho da bunu yapıyor, ve zaten yaşları gereği kimlik ve aidiyet arayan genç insanlar güruhları sapır sapır kampa dökülüyor.

O insanlar için bu Osho olmak yerine bir Rockstar’a aşık olmak, bir uyuşturucu çetesine katılmak, bir hobiye kafayı takmak da olabilirdi. İnsan ruhani veya fiziksel olarak bir şeye ihtiyaç duyar ve onu doyuracak adımları atmaya hazır olur; sonra boşluğu bir şey doldurur; insanın bilgi ve bilinç seviyesine göre, herhangi bir şey.

Evet, burada özellikle Osho’nun yardımcısı Sheela’nın provokatif, göz boyayan açıklamaları var. Evet gençleri ‘kandırmış’, ‘çekmiş’ olabilirler. Fakat aynı gençler başka grupların benzer kandırılarına da açıklarken bu olmuştur.

Bu hikayeden çıkarılacak dersler sadece Osho ile ilgili değil. 

Birinci ders: Müritlerden ne öğreniriz?

İnsan daima önemli, özel, değerli, bir şeyin parçası hissetmek ister. Bu özlemlerine yenik düşmesi özellikle tecrübesizken çok olasıdır.

İkinci ders: Osho’dan ne öğreniriz?

İyi niyetle başlasa dahi bir girişim güç ile ilgili olmaya başladıkça karmaşa, ego, kendini kaybetmek gibi durumlar çok muhtemeldir. Eski dönemlerde birçok ruhani öğreti bu sebeple aşırı gücü, zenginliği kötüleme yoluna gitmiştir: Çünkü bunlar kibiri getirecektir. Daha ortalamacı bir yöntem, ne kadar büyük bir güce yükseliyor olursan ol, kendini bilmek, haddini bilmek, dengede kalmak için sürekli bilinçli çaba göstermendir.

Üçüncü ders: Sinnyasin topluluğundan ne öğreniriz?

Çok iyi niyetle -barışın ve sevginin hüküm sürdüğü, hırsızlığın olmadığı bir topluluk yaratmak- bir araya gelmiş olsalar dahi, insanlar bir arada yaşadıkça daima sorunlar çıkacaktır. Bireysel egolar, arzular çatışacaktır, bir insan grubunun sonsuza dek sıfır sorunla yaşaması büyük bir ütopyadır. Elbette bunun da çözümü gruplar için mutluluktan umudu kesmek değil, bunun insan doğası olduğunu kabul edecek mantıklı kültürler, ortamlar oluşturmaktır.

Dördüncü ders: Sheela’dan ne öğreniriz?

Sheela, hepimize ilk aşkımızı hatırlatmalıdır. Asla kaybetmeyeceğimizi düşündüğümüz, ayrılırsak dünyanın yıkılıp yok olacağını düşündüğümüz kah platonik kah gerçek ilk aşklarımızı. Çünkü Osho’nun yanına geldiği yaş tam olarak odur. Yüzbinlerin peşinden gittiği, karizmatik, yaşça büyük bir otorite figürü kaç genç kızın aklını çalmaz o yaşta? Üstelik piyango Sheela’ya vurmuş, Osho da yüzbinlerin arasından biricik sekreteri, sözcüsü, temsilcisi olarak Sheela’yı seçmiş, sadece onunla görüşmüştü.

Genellikle ilk aşklar hüsranla biter, bu da genç kızların şansıdır.

Hayatın gerçekleriyle erken yaşta yüzleşmek için büyük bir fırsattır. Sadece ağzı laf yapan, ya da kötü davranan birine nasıl hayran olduğunu şaşkınlıkla fark eder ve olgunlaşır.

Oysa Sheela’ya hayat bu şansı vermemiştir. Sheela, hayran olduğu adamın, çok sansasyonel bir karakterin sözcülüğü gibi ağır bir sorumluluğu çok genç yaşta almış, bir yandan ona duyduğu aşk da katlanarak büyümüştür. Zaman geçip de Osho’nun ilgisi dağılmaya başladığında, taşıdığı sorumlulukla inanılmaz hırslı bir insana evrilen Sheela, kıskançlığını nasıl yöneteceğini de bilememiştir. Bu onu saldırgan, sınırtanımaz ve edindiği Osho’nun 1. adamı makamından olmamak için gözü hiçbir şeyi görmeyen yarı şeytani bir figüre çevirmiştir. 

Beşinci ders: Herkes aslında bizdir!

İnsan zaaflarıyla ilgili hikayeleri izlerken; ‘Allah belasını versin gerizekalı’, ‘Şarlatan’, ‘Pislik’ diye izlemek kolaydır, çok kolaydır. Ona buna söver, çekirdeğini çitler, televizyonu kapar hayatına devam edersin.

Ya da, hepimizin aynı malzemeden yapıldığını bilir, kendi ruhunda yansımalarını ararsın. Hepimiz içimizde en iyiyle en kötünün aynı doğruda olduğu bir çizgi taşıyoruz. Anlamaya çalışırsak, hikayeler kendimizi geliştirir.

Yargılayıp sövmeyi seçersek, hikayeler sadece ‘bir film izledim güzeldi’ seviyesinde kalır, uçar, gider.

Her kim ne kötülük yapıyorsa, o kötülük onun için o anda mutlaka anlamlı bir daha büyük amaca hizmet ediyordur. Anlam ve amaç, hatırladınız mı?

Sheela, mücadele sırasında nasıl bu kadar durdurulamaz ve hırslı olduğu sorulunca; bir noktada kendini ‘Jeanne d’Arc gibi’ hissettiğini söyler örneğin.

Her olgun insan, hiçbir şeyin ya da kişinin başlı başına iyi ya da kötü olmadığını bilir.

Zira böyle siyah beyaz bir dünya olsaydı, hiç arkadaşımız olmaz, hiçbir şirkette çalışamaz, hiçbir markadan ürün satın alamaz, ancak inzivaya çekilirdik – tamamen iyi ya da tamamen kötü olmayan kendimizle!

Dolayısıyla bu belgeseli izleyip Osho’dan nefret eden biri, Osho’ya tapan bir müritle aynı doğrunun üzerinde hareket eder. Biri ‘Osho kara!’ der. Öbürü, ‘Osho ak!’ der. Osho ak ya da kara değildir. Öğretilerinde aydınlatıcı yerler vardır, alınıp, okunup, faydalanılası öğretileri vardır. Berbat bir güç yöneticisi olmuştur, nefretle, hırsla dolmuş, bilinçsiz hareket etmiştir. Nasıl yükselinmez, nasıl bir topluluk başkanı olunmaz konusunda kıymetli dersler vardır, çıkarılmalıdır. Bunlar yerine ‘Osho’dan nefret etmek’, aynı doğrunun ucundaki ‘Başka birine tapmak’ adlı köşeye bizi çok yakın kılar!

Örneğin Osho’dan nefret edersin ve bir bilim adamına ‘taparsın’. Oysa o her şeyi doğru mu yapmıştır?

İnsan olarak kurtuluşumuzun kendimizi bir ideolojinin içinde eritmek, bir kişinin peşine takılmakta olmadığını anladığımız an gelişiyoruz. Herkesin kurtuluşu kendinde, ve öğretiler, bilgeler sadece birer ‘araç’ olduklarında sağlıklılar. Belgeseller ancak gereken aletleri içinden çekip alet çantamıza koymamız için varlar. Her bir bireyin hatası, bizim potansiyel hatamızdır. Her bir bireyin başarısız, bizim potansiyel başarımızdır.

Bu yüzden bu belgeseli ‘Osho iyi miydi kötü müydü?’ seviyesinde yorumlama çabalarına hem kızıyor, hem gülüyorum. Gelişmeye adanmış yorumlara ilerlemedikçe belgeselleri bile sonucu merakla beklediğimiz bir futbol maçı gibi takip etmekten öteye gidemeyeceğiz.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s