Bir cinsel fantezi ayıplığındaki arzu: Yaratıcı bir iş yapmak istemek.

every_child_is_an_artist__the_problem_is_how_to_re_by_streetartsavemylife-d58uv1d

30 yıllık ömrümün büyük bir kısmı, yapmak istediğim ve ruhumdan fışkıran yaratıcı isteklerimi bastırma çabasıyla geçti.

Çocukluktan itibaren sadece sanatsal işlerle ilgilenen biri olarak, mühendis veya doktor olacak analitik beyni taşımadığım çok eskilerden beri aşikardı. Fakat çoğu aile, çocuğunun bu heveslerinin gelip geçici olmasını diler.

c7ac04298870b0402fd026773715f96a

Ortaokulda, bir tiyatro sevdasına kapıldım, tiyatrocu olacağım diye tutturdum. Öyle ki, sayfalarca “öyle olsa da, şöyle olsa da, böyle olsa da ben tiyatrocu olacağım!” yazdığım kokulu günlüklerim var.

İŞ BAŞKA, SANAT BAŞKA

Fakat her zaman alttan alttan “sanatın bir iş olmadığı” mesajını alıyordum. Bir iş kadını olarak yetiştirilmeye çalışıyordum, bir yandan kendi kafam da karışıktı. Çok komik bir günlüğümü buldum, şöyle yazıyor: “Oyuncu olmak istiyorum ama o zaman diğer yeteneklerimi hiç kullanamayacağım.” Ah canım. Keşke birileri iş tanımları konusunda daha doğru düzgün açıklamalar yapsaymış o zamanki ergenlere – en azından benim gibi düz düşünenlere.

Derken hayatıma müzik girdi, aşğım, bitiyorum, huşu içindeyim, şan dersleri alıp aryalar okuyorum, colorature soprano’yum, kesin yeni Sertab Erener benim!

Bir yandan hep bu işleri isterken başta ben kendimi ayıplıyorum, çünkü çevreden gelen mesajları niyeyse sünger gibi emiyorum: Ama bunlar da iş mi? Hobi olarak, yine yaparsın. (Bu lafı ne zaman kullansam, değerli arkadaşım Gizem Şahan’ın şu güzel yazısını hatırlıyorum.)

Young-Aspiring-Artist-OldNavy-825x510.png

GÜLE GÜLE TATLI ERGENLİK HAYALLERİ

Özümsediğim baskılardan kendime kek yapıp yedirerek, üniversitede sanat yolunu seçmiyorum. Ama yine de işletme seçecek kadar da business kafasında olamıyorum, çok çok ilgilendiğim bir konu olan psikolojiyi seçiyorum, tek tercih. Güzel, hem klasik bir üniversitede okunan adam gibi bir bölüm olduğundan kimse sana yargılayıcı bohem gözlerle bakmayacak, yine de ilgilendiğin bir şeyi okuyacaksın.

Üniversitede bu sanat işi hep içimde ukte. Son sınıfta Yıldız Kenter’den tiyatro dersi alıyorum, neden tiyatroda ilerlemedin, başarılı olurdun, hiç olmazsa seslendirme yap çok iyi sesin tonlamaların diyor. Kahroluyorum. Kahrolduğumu görüyor, George Eliot’tan harika bir söz söylüyor:

Its-Never-Too-Late-To-Be-What-You-Might-Have-Been-5

*Olmak istediğin kişi olmak için hiçbir zaman geç değildir.

İNSAN EN ÇOK KENDİ POTANSİYELİNDEN KORKAR.

Kendime yine bizzat engel oluyorum, yahu mezuniyet yılı gelmiş, artık bu saatten sonra böyle bir maceraya atılınır mı? diyorum.  Mezuniyet günü içimdeki tek ses, “keşke şu an istediğim bir şeyi okumuş da mezun oluyor olsaydım” oluyor. Buruğum.

Kendime bulabildiğim, yine hem iş hayatı gibi görünen hem de sanatsal içgüdülerimi tatmin edecek olan harika bir karışım; reklam. Zaten çocukluğumdan beri durmadan yazıyorum. Yazar olmak istiyorum.

Fakat mezun olunca acil iş bulmam gerekiyor, yazar değil müşteri temsilcisi arayan tek bir ajans buluyorum, asgari maaşla giriyorum. Kapağı atayım da sonra bakarız diyorum.

e863b5effb0a53fbf186f180edae6032Girdikten sonra sesimi çıkarmaya çalışıyorum, yahu ben yazar olmak istiyorum, çekingen insanın tekiyim bu müşterilerle ilgilenme işi beni boğuyor hem de yazmaya inanılmaz bir arzu duyuyorum, diyorum. Yok, sen bu işi çok iyi götürüyorsun hadi bakalım devam, diyorlar. Sonrası, ah burda başladım şimdi ya maaşım düşerse, ya para kazanamazsam korkusu. Biraz da dolduruşa getiriliyorum, bak müşteri tarafından devam et, CEO’luğa kadar yolu var. İçim yana yana devam ediyorum, kazara bir fikir söylemek istesem “sen sus burda yazar var”lara rastlıyorum çoğunlukla – hakkını yemek istemediğim süper işbirlikçi insanlarla da süper işler yaptık onları ayrı tutuyorum-. Böyle istediğimi olmaya olamaya 7 sene geçip gidiyor. Aşırı yorgunum, işin kötüsü, çok sevdiğim bir işin hiç sevmediğim bir tarafında direktör olup yükselmek falan da istemiyorum. Ayrılıyorum.

SEN VAZGEÇTİN DE, BAKALIM RUHUN VAZGEÇTİ Mİ?

Bütün bunlar olurken bırakmadığım tek şey yazmak, hep ama hep yazıyorum. Yazılarım gazetelerde yayımlanıyor, alanında çok önemli kişilerden tebrikler alıyorum, ama bir türlü, kendimi nasıl kapatmışsam, ben bile inanamıyorum gerçek olduklarına.

Sonra bir gün oturup yahu ben gelecekte ne istiyorum diyorum, bakıyorum, en çok yazarken, paylaşırken, insanların özüne iyi gelirken mutluyum. Hala. Yine. Ve bunun dışındaki tüm sanat dallarıyla ilgilendiğimde canlıyım, ancak o zaman kendimi buluyorum. Ancak o zaman evde hissediyorum.

EdxTsjO.jpg

BU BENİM HİKAYEM DEĞİL, BU BİR ÇOK KİŞİNİN HİKAYESİ.

İçinden gelen sesi içine tıkıştırmaya çalışsan da, görmezden gelmek istesen de, aman benden geçti desen de, boş vermek istesen de içinde büyük bir meşale varsa sönmüyor. Hayat amacını dönüştüremiyorsun, genetiğini değiştiremiyorsun.

Mantıklar, kariyer planları, para kaygıları, çevre, hedefler, hepsi çok gerçek. Ama bir şekilde, ister hobi olarak yap desinler, ister aç kalırsın desinler, ister sen şunu daha iyi yaparsın desinler, içindekini bir tek sen biliyorsun. Ve maalesef, görüşme yaptığım birçok kişide, çevremdeki birçok arkadaşımda aynı durum var. Yaratıcı bir iş yapma isteği, çocuksu bir arzu, bir tabu, bir yan yola düşme gibi algılanıyor. Sana öyle algılatılmak isteniyor. Ama söyleyeyim, içinde böyle bir ışık varsa istediğin kadar karartmaya çalış sönmüyor. İnsan önce kendi yolundan çekilmeli, sonra yoluna dizilmeye çalışanları görmezden gelmeli, ve içinden gelen neyse o yolda gitmeli. Ha şimdi ne yapıyorum derseniz, çok ilginç ama (!), yazıyorum. Çok da iyi gidiyor. Çünkü artık ben inanıyorum, ve çünkü artık öğütlerin, hurafelerin ve korku dolu senaryoların da şeker ikramı gibi karşılanabileceğini biliyorum: “Çok teşekkürler, ben almıyayım.”

ÇOK CİDDİSİN İŞ HAYATI (!)

Ve artık, o ciddi kıyafetleriyle ciddi ofislerinde çok ciddi şeyler yapan insanların baskısıyla yapmadığım, yaptırılmadığımız yaratıcı iş seçimlerine çok gülüyorum. Bunca iş hayatı tecrübesinden sonra biliyorum ki en büyük tiyatro o ofislerde oynanıyor. Ve insanlar sana öğüt verirken içten içe “ben yapamadım, o da yapamasın” diyor. Kendi nedensizce düştüğü karanlık kısır döngüye senin de düşmeni umarak tavsiyeler veriyor.

Şimdi yeni mezun olacak biri bu konuda fikrimi sorduğunda hep direkt aynı şeyi söylüyorum: Neyi seviyorsan, onu yap. Kalbin neredeyse, en çok emeği oraya verirsin. En çok emek neredeyse, eninde sonunda başarı ve sonra para da oradadır. Aksini iddia eden, ancak yapamadığı için hayıflanıp seni kendi karanlık köşesine çekmeye çalışandır.

PS: Benzer bir hikayeniz varsa lütfen paylaşın!

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: